TUNALIM

TUNALIM

BTP BİGA İLÇE BAŞKANLIĞI
''Milli Ekonomi,ülkemizin ve Dünyanın Ekonomik Kurtuluşudur''
Prof.Dr. HAYDAR BAŞ-BTP Gnl.Başkanı :Hayatını insanlığın hizmetine adayan bilge insan Prof. Dr. Haydar Baş milletimizin bu durumuna duyarsız kalamazdı. Gecesini gündüzüne katarak şahsına münhasır bir model olan “Milli Ekonomi Modelini” hazırladı. “Durun, buralar çıkmaz sokak” diyerek gerçek çözümün adresinin “Milli Ekonomi Modeli” olduğunu gösterdi.
Evet, insanlığın beklediği ses, bu ses işte…
Dünya çapında bilim adamları, Prof. Dr. Haydar Baş beyin bu sesine kulak verip, onun bu tezini deklere etmektedirler.
Bilim adamları düzenlenen 4 Uluslararası Kongreyle; “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Mille Devlet” tezini dünyaya haykırdılar. Vatandaşımızın bu fırsatı değerlendirmekten başka yolu kalmamıştır. Sadece Türk milletinin değil, bütün insanlığın sosyal sıkıntılarına son vermek istiyorsanız;
Ey ehli vicdan, duyun bu sesi..!
Hayatını insanlığın hizmetine adayan bilge insan Prof. Dr. Haydar Baş milletimizin bu durumuna duyarsız kalamazdı. Gecesini gündüzüne katarak şahsına münhasır bir model olan “Milli Ekonomi Modelini” hazırladı. “Durun, buralar çıkmaz sokak” diyerek gerçek çözümün adresinin “Milli Ekonomi Modeli” olduğunu gösterdi.
Evet, insanlığın beklediği ses, bu ses işte…
Dünya çapında bilim adamları, Prof. Dr. Haydar Baş beyin bu sesine kulak verip, onun bu tezini deklere etmektedirler.
Bilim adamları düzenlenen 4 Uluslararası Kongreyle; “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Mille Devlet” tezini dünyaya haykırdılar. Vatandaşımızın bu fırsatı değerlendirmekten başka yolu kalmamıştır. Sadece Türk milletinin değil, bütün insanlığın sosyal sıkıntılarına son vermek istiyorsanız;
Ey ehli vicdan, duyun bu sesi..!

''Prensipler İnsanı Başarıya Götürür''

BTP-Bagımsız Türkiye Partisi
Ankara turkey
Yüce insanların yaşam prensipleri, kenardan bakan bizlere çok idealistçe gelebilir, ama yaşamlarında elde ettikleri somut sonuçlar, onların ne derecede realist olduklarını gösterir. Başarılarla dolu örnek bir yaşam, “zahmet, şuur, karakter, ahlak, insaniyet, özveri ve ilkeler” sayesinde sürdürülebilir.

Saygılarımla

MİLLİ EKONOMİ NEDİR?

1- Tamamen kendi insanımızın emeği, çalışması ve üretimiyle ülkemizin kalkınmasını ve ekonomik bağımsızlığını hedefleyen ekonomik modeldir. 2- Bu yönüyle milli kalkınma modeli, ülkeleri sömürmeyi hedef alan küresel güçlere karşı verilen mücadelenin de adıdır. 3- Bu model bir alternatif değil, ekonomik savaşın yaşandığı günümüz dünyasında yegâne kalkınma modelidir. Milli Kalkınma Modeli’nin esasları 1- Maksat, ülkemizin kalkınması ve ekonomik bağımsızlığıdır. Ekonomik bağımsızlıktan kasıt, Türkiye’nin gerektiğinde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olması, iç ve dış ödemelerini borçlanmadan temin etmesidir. 2- Uluslararası sermayenin gelişmekte olan ülkelere karşı yürüttüğü ekonomik savaştan dolayı ülkemizde reel sektör, ileri teknoloji kullanan, büyük yatırım ve organizasyonları gerçekleştiren projeleri hayata geçirecek güçten uzaklaşmıştır. 3- Bu sebeple devlet, yeni ürünler geliştiren, yeni pazarlar bulan, yeni teknik ve yöntemlerin uygulandığı ve büyük sermaye yatırımlarının gerektiği alanlara girip, mamul ve yarı mamul üreterek reel sektöre öncülük yapacak; uzun vadede üretimimiz ve istikrarın sağlanması için stratejik malların üretimi garanti altına alınacaktır. 4- Reel sektör faaliyet dışı gelirlerle değil, üretimle para kazanmaya yönlendirilecektir. 5- Üreticinin sıfır maliyetle sermaye elde edebilmesi için, emisyonun genişletilmesi ve faiz giderlerinin kaldırılmasıyla elde edilecek kaynak, proje mukabili müteşebbise verilecektir. 6- Sigorta, vergi ve enerji gelirleri aşağıya çekilerek, maliyetlerin düşürülmesi temin edilecek; bu sayede halkımıza dış piyasa koşullarında rekabet edebilecek mal sağlanmış olacaktır. 7- Yerli üretim, ithal mallar karşısında korunacaktır. 8- Dışarıya satılan hammadde ve yarı mamullerin değer katılarak mamul haline geldikten sonra ihraç edilmesi sağlanacaktır. 9- Yapılacak yatırımlar, ekonomik açıdan öncelikli sektörlere dağıtılarak verimlilik yakalanacak ve yatırım hacmi ile daha yüksek bir büyüme hızı elde edilecektir. 10- Yabancı sermayenin, bir ülkeye enerji kaynaklarını veya doğal kaynakları kullanmak veya gümrük duvarlarını aşarak iç pazara mal ve hizmet satmak için geldiği bilinmektedir. Gelişmekte olan ülkeleri sömürme mantığı dışında yatırım yaptığı ülkeyle ’ekonomik kader birliği’ yapacak ve kazandığı paranın tamamını bu ülke içinde tekrar yatırıma dönüştürecek anlayışta olan yabancı sermayeye her türlü teşvik ve kolaylık sağlanacaktır. 11- Döviz kurlarını belirsizleştirmesi ve döviz riskine sebep olması dolayısıyla ve sermaye hareketleri üzerinde daraltıcı etkileri ve üreticimizin en riskli maliyet unsuru olması sebebiyle ’dalgalı kur politikasına son verilecek’tir. Türk parasının değeri, Merkez Bankası eliyle korunacak, dolarizasyonu önleyecek tedbirler alınacaktır. 12- Bankacılık kesimi, devlet denetimi altında olacak, faiz hadlerinin belirlenmesinde, banka kredilerinin sektörler ve firmalar arasındaki yatırımlarının dağılım ve yapısı kontrol altında tutulacaktır. 13- Uluslararası tahkim uygulamasına son verilecektir. 14- Gümrük Birliği, millî çıkarlarımız doğrultusunda tekrar gözden geçirilecektir. 15- Spekülatif para ve sermaye hareketlerine karşı tedbirler alınacaktır. 16- İşçi ve memurdan vergi alınmayacak; geliri 100 milyarın altında olan üretici ve pazarlamacıdan da vergi alınmayacaktır. 17- Tarım ve hayvancılık, ormancılık ve madencilik desteklenecek; bu işletmelerin devreye girmesi için faizsiz kredi verilecektir. Tunalım…

MİLLİ EKONOMİ MODELİ

5000 yillik tarihiyle, 1400 yillik Türk-Islam Medeniyeti ile ve 82 yillik Cumhuriyet birikimiyle Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik hukuk Devleti ve Türk Milleti, Avrupa ve Asya kitalarinin kesistigi en tarihi ve stratejik bölgede yer almaktadirSiyasi, ekonomik ve sosyal çatismalarin merkezinde ve hedefinde oldugu halde, tarihinden ve inancindan aldigi güçle dimdik ayaktadir ve ayni zamanda tüm Türk-Islam dünyasinin ve dünyanin mazlum milletlerinin son umududur. Var oldugu günden bu yana Türk Milleti, kendisini yükselten ve yücelten tarihi misyonuna sahip çiktigi dönemlerde insanliga adaleti ve insan haklarini doya doya yasatmis, teknolojiyi ve medeniyeti ögretmistir. 21. yüzyil Ulusal Egemenlik kavraminin degistigi bir yüzyildir. Nitekim küresellesmenin ideologlarindan John Naisbitt su yaklasimi sergiliyor:“Büyük sirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek, daha iyi çalisabileceklerini görüyoruz. Ayni durum, ülkeler için de geçerlidir. Eger dünyayi tek pazarli bir dünya haline getireceksek, parçalari küçük olmali…”
 
Asirlar boyu sinsi bir sekilde yürütülen siyasi,kültürel ve sosyal faaliyetlerin sonucunda yok olma tehlikesi ile karsi karsiya gelen Milletimiz, verdigi Istiklal Savasi neticesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliginde Kuvay-i Milliye ruhu ile kendine dönmüs, bagimsizligina kavusmus ve özgürlük mücadelesi veren milletlere örnek olmustur.
 
Atatürk, 1 Mart 1922’de yaptigi Meclis açilis konusmasinda söyle diyordu: “Her seyden önce milli amacimiz olan bagimsizligimizi saglamaya ulasmaktan baska bir sey düsünemeyiz. Bu nedenle de bizce önemli olan mali gücümüzün, bu sonucu saglamaya yeterli olup olmayacagidir.
 
…Memleketimizin gelir kaynaklari, milli davamizin güvenle sonuçlandirilmasina yeterlidir. Yoksunluklar içinde olsa da milli gücümüz, bugüne kadar oldugu gibi, dis devletlerden borç almadan memleketi yönetecek ve amacina ulastirabilecektir.”
 
Mustafa Kemal, yeni kurulan devletin “tam bagimsiz” olabilmesi için “ekonomik bagimsizligin” sart oldugunu özellikle vurgulamis, kapitülasyonlari kaldirmistir. 1923′te Izmir’de Iktisat Kongresi düzenleyerek Milli ekonomiyi canlandirmaya çalismistir. Kongrede, “ulusal bagimsizlik ilkesi”nden kesinlikle vazgeçilmeyecegi ve bu ilke içinde kalkinmanin gerçeklestirilecegi kararlastirilmistir.
Yani bagimsizlik ile kendi ayaklari üzerinde durabilen bir ekonomi arasinda direkt bir bag vardir.
 
Devletimizin kurucusu Atatürk’ün döneminde, yani 1938′e kadar çesitli sahalarda kalkinma plan ve projeleri uygulanmis ve çok büyük basarilar elde edilmistir.
Bu dönemde kalkinmada uygulanan Milli Model ile ülkemiz Belçika’ya uçak ihraç edecek seviyeye ulasmistir. Fakat Atatürk’ten sonra ülke tekrar siyasi, kültürel, ekonomik vs. topyekün bir kusatma altina alinmis; Batili devletler, Mustafa Kemal döneminde hayata geçiremedikleri SEVR projesini AB ve IMF yoluyla gerçeklestirmeye baslamislardir.
 
Uluslar arasi sirketlerin devletimizin bütçesine yön verdigi IMF ve Dünya Bankasi kiskacinda ülkemizin kaynaklarinin ve her türlü imkanlarinin kullanildigi, özellestirmenin, KIT’lerin satisinin, Uluslar arasi Tahkim’in, tahdit kanunlarinin ve AB’ye uyum adi altinda çikarlarin yasalarin hayata geçirildigi bir süreçte Türkiye, hakikatte “bu küçük parçalara ayrilma projesi”ni yasamaktadir.
 
Ekonomik bagimsizligin, devletlerin bagimsizliginda gün geçtikçe daha belirleyici bir esasa dönüstügü bir dünyada yasiyoruz.
Ülkelerin, borçlandirma yöntemiyle borç veren güçlerin boyunduruguna girmesini siyasi, sosyal, kültürel, vs. tavizlerin izledigi yeni bir silahsiz savas dönemi yasamaktayiz. 
 
Uzun zamandan beri süregelen ülkemizdeki temel sikintilar, giderek kangrenlesmektedir. Issizlik ve yoksulluk artmakta, egitim, saglik ve adalet kurumlari fonksiyonlarini maalesef yerine getirememektedirler. Insanimizin kendine güveni azalmakta, inkültürasyon faaliyetleri Milli kimligi de yok etmektedir.
Ümitsizlik ve güvensizlik had safhaya çikmistir. Ülkemiz acimasiz küresel siyasi ve ekonomik politikalar karsisinda adeta ezilmektedir.
 
Ekonomik mânada sinirlarin önemini yitirdigi günümüzde; küresel dünyaya hakim olan güçlerin, az gelismis veya gelismekte olan ülkelere empoze ettigi ilk fikir “ulus-devlet anlayisinin artik gereksiz oldugu”dur.
 
 
Bunun bir yansimasi olarak Türkiye’de isleyen mekanizmalarla korunmasi gereken ve Anayasa’nin 6. Maddesinde yer alan “Egemenlik kayitsiz sartsiz milletindir” hükmü, adeta yeniden ve Atatürk’ün belirledigi ilkelerinin disinda bir mana kazanmaktadir.
 
Ulus-devlet fikrini yitiren halklar, disaridan gelecek görünen tehditlere ya da gizli her türlü tehlikeye açiktir ve çaresizdir. Çok agir sartlara baglanmis borçlar, yardim adi altindaki siyasi tavizler, yabanci yatirimin önündeki tüm engellerin kaldirilmasi, bunlar arasinda sayilabilir. Bu yollarla yapilmak istenen ise, bagimsizligi ortadan kaldirmaktir. Bu süreçte milleti ve toplumun refahini düsünen olmayacagi da ortadadir.
 
Küresellesme oyunuyla dünyaya hakim olmak isteyen sanayilesmis devletler, az gelismis ve gelismekte olan ülkelerin kaynaklarini kendi çikarlari için kullanmaktadirlar.
 
Zaten küresellesmenin maksadi, az gelismis ve gelisme sürecindeki dünya ülkelerinin her türlü kaynaklarinin küresel güçler tarafindan sömürülmesi ve ülkelerin her alanda teslim alinmasidir.
 
Dünyaya hükmeden Kapitalist ekonomilerin bugün uygulanan kurallarinda “dogal seleksiyon” olarak ifade edilen “güçlünün zayifi ezdigi kurali”nin vahsice isledigini görmekteyiz. Gelinen noktada emperyalist bir sömürü aracina dönen ekonomi sistemlerinde halklarin refahi ve ülkelerin kalkinmasi yalnizca sözde kalmaktadir. 
 
2. Dünya savasindan sonra ortaya atilan yardim politikalari, az gelismis ülkelerin kalkinma çabalarinda kendine yer bulmustur.
Halbuki kalkinma hareketlerini dis sermaye yatirimlarina baglayan az gelismis ülkeler, yabanci sermayenin gelmesi için istenilen her seye boyun egerler. Buna, yabanci yardimlari almak için “ulusal haklardan vazgeçmek” ve “ülkeyi satma noktasina getirecek anlasmalara evet demek” de dahildir.
 
Yeni dünya düzeninde bunun yolu olarak, az gelismis ülkeler, özellikle 2. Dünya savasindan sonra dis borçlanmaya dayali kalkinma projelerini uygulamaya tesvik edilmektedir. Bu ülkelerin içine düsürüldügü borç batagi ile, dis destekli ekonomi programlari çerçevesinde tarim, sanayi, maliye vb. alanlarda yapilan sözde reform önerileri ile yerine getirilmesi gereken bir yigin siyasi ve sosyal talep ortaya çikmistir.
 
Disaridan alinan kredilerin hepsi sartlara baglidir. Sirketler ise dis kaynakli devlet borçlarinin büyük bölümünü tesvik adi altinda satin alirlar.
Devlet, dis borçlarini ödemeye çalisirken; uluslar arasi sirketler ülke içinde yaptiklari yatirimlarla büyük kârlar elde ederler.
Böylece devlet ve millet borçlanirken, borcu veren ve kâr elde eden yabanci sirketler ve yerli ortaklari olurlar.
 
Küresel dünyada büyük sermaye sahipleri, üretimden ziyade “parayla para kazanma” metodunu uygulamaktadirlar. Bu yöntemle, “büyük oranda riskli ve zahmetli kazanmaya dayali olan üretim”den çekilmislerdir.
Bu sirketler, üretimlerini, emek ve kaynagin çok ucuz oldugu ülkelere yaptirmaktadirlar. Çünkü üretim yapan geri kalmis ülkelerin para ve sermaye piyasalarinda “para spekülasyonlariyla para kazanmak” daha kolaydir
 
Yeni dünya düzeninde sömürü yönteminin adi ve adresi “uluslararasi sirketler”dir. Bugün 300 uluslar arasi sirketin varliklari toplami, tüm dünyadaki üretim varliklarini % 25’ini olusturmaktadir. Dünya ticaretinin % 65’ini 500 büyük sirket denetlemektedir.
 
Türkiye’de uluslar arasi bir sirketin ortak olmadigi holding yok gibidir. Bu sirketler, dis yatirimlar için gerekli sermayenin çok küçük bir bölümünü kendi imkanlari ile saglarken, % 85-90 gibi önemli kismini ise sermaye ihraç edilen ülkenin kaynaklarindan temin ederler.
 
Su örnek bile, Türkiye’deki uluslar arasi sirketlerin milletin ve devletin kaynaklarini kendi çikarlarina kullandigini ispat için yeter de artar: 1973 yilinda ülkemizde faaliyet gösteren yabanci sirketler, yatirim sermayelerinin % 81’i kadar borçlanmislar ve bu borçlanmanin % 96’sini Türkiye içinden yerel kredilerle saglamislardir
 
Gelinen noktada, paradan para kazanmak maksadiyla dünyada serbest dolasan para miktari, dünya ticaret hacminden neredeyse 20 kat daha büyük bir rakama ulasmistir. Bu kadar büyük paralarin yikici ve spekülatif etkileri ise malumdur.
Bu sebeple IMF, gelismekte olan Türkiye gibi ülkelere ekonomik programlar tavsiye etmektedir.
Ancak tavsiye edilen programlarin amaci, ekonomimizi istikrara kavusturmak degil, küresel sermaye gruplarinin ülkemizin pazar ve kaynaklarini ele geçirmesidir. IMF’nin, en stratejik ve kârli kurumlarimizin özellestirilmesini istemesinin sebebi budur.
Bu süreçte ise “güçlü devlet”, ciddi bir engel teskil etmektedir.
 
Küresel sermayenin, az gelismis ve gelismekte olan ülkelerden Dünya Bankasi ve IMF kredileri karsiligindaki istekleri sadece verdikleri paranin geri iadesi olmamaktadir. Verilen krediler, tarim ve hayvanciligi bitiren, ülke halklarini aç birakma noktasina getiren agir kalkinma programlarinin da uygulanmasini sart kosmaktadir.
 
Nitekim bu talepler Türkiye’nin de önüne konmustur. Son dönemde Türkiye’de çikarilan Seker yasasi, Tütün yasasi, tarim ürünlerinin ekimine yönelik Tahdit kanunlari vs. kisitlamalar ile çiftçi çok zor durumdadir.
 
Destekleme alimlarini kaldirilmasi, düsük faizli tarimsal kredi uygulamalarinin kaldirilmasi, sübvansiyonlarin kaldirilmasi ile zaten topraga tohum atmaz hale gelen çiftçi; ektigini de pazar bulamadigi için satamaz noktaya getirilmistir. Seker pancari, tütün, bugday, seftali, incir, kayisi vs. ürünler çiftçinin elinde kalmaktadir.
Ayni durum havancilik için de geçerlidir.
 
Global ekonomi anlayisinda özellestirme konusu da, yabanci sermayenin bir ülkeye girmesi için önemle istenilen bir sarttir. Ülkemizde kâr getiren kamu kurumlari, ederinin çok altinda degerlerle satilmaktadir.
ERDEMIR, PETKIM, POAS, TÜPRAS, SÜMERBANK, KÜMAS, ORUS, ET VE BALIK KURUMU, SEK, TOFAS, THY… bunlar arasindadir.
 
Üstelik özellestirme konusunda Türk hükümetinin degil, Dünya Bankasi’nin söz sahibi oldugu da çekinilmeden açiklanmaktadir.
 
1995 yilinda dönemin Özellestirilme Idaresi Baskani Ufuk Söylemez, PTT’nin T’sinin satisi ile ilgili olarak sunlari söylemisti: “Telekomünikasyon hizmetleri, Dünya Bankasinin istekleri ve koordinasyonlari dogrultusunda, tüm dünyada kabul edilmis uluslar arasi yöntemlerle özellestirilecektir. Biz burada Dünya Bankasi ve danisman Firmanin öngördügü yöntemler disinda hareket edemeyiz.” (Bkz. Cumhuriyet, 03.06.1995)
 
Özellestirme Idaresi baskanlarindan Ugur Bayar ise, “Biz, IMF her geldiginde söyledigimiz resmi tutturmus durumdayiz. Bu yilin birinci çeyreginde sunlar olacak dedik oldu. Ikinci çeyreginde sunlar olacak dedik oldu. Üçüncü çeyrek için öngörülen THY ve ERDEMIR’in sürecinin basladigini da görüyorlar….” diyor ( Bkz, Hürriyet, 29.06.1998)
 
Türk Milletinin menfaatlerini zerre kadar gözetmeksizin, tamamen disaridan gelen baskilarla yapilan özellestirmelerde verilen rakamlar kurumlarin adeta peskes çekildigini göstermektedir. Mesela, Petrol Ofisi Anonim Sirketi POAS, 3 Mart 2000 günü 1 milyar 260 milyon dolara satilmisti.
Yetkililer, ayni tesisin kurulmasi için 8 milyar dolara ihtiyaç oldugunu belirtmektedir. POAS’i alanlar, pesin ödemek zorunda olduklari miktarin ¾’ünü satin aldiklari kurumun kasasinda bulunan para ile ödemislerdir.
 
1998’de Turkcell ve Telsim’e cep telefonlarini isletme hakki, 25 yillik bir süre için verilmistir. 500’er milyon dolara yapilan bu anlasmadan sonra iki firma, sabit ücret adi altinda aldiklari paralar ile ödemeleri gereken bedeli 2 yil içinde vatandastan toplamislardir.
 
Özellestirmelerde binlerce isçinin ve kalifiye insaninin issiz kalmasi da Türkiye’nin bir diger aci fotografi olmustur.
Iste bu küresel oyunlar neticesinde getirildigimiz durum söyledir:
1- Bugün ülkemizde vergi gelirlerinin tamami, iç ve dis borçlarimizin faizlerini dahi karsilayamaz durumdadir.
 
2- Ülkemiz, “yüksek faiz – döviz – borç” kisir döngüsü içindedir.
 
3- Ülkemizin TELEKOM, PETKIM, TÜPRAS gibi yüksek kar getiren kuruluslari, degerinin çok altinda fiyatlar karsiliginda özellestirilmistir.
 
4- Piyasalarda tedavülde olan yerli para miktari yeterli degildir. Ekonomideki bu açigi Merkez Bankasi’nin kapatmasina karsi olanlar, bu isleri bankalarin çek ve plastik para denilen kredi kartlariyla yapilmasini istemektedirler. Piyasada para yerine kullanilan bu araçlarla, bankalar faiz isleterek yeni bir kazanç kapisi elde etmektedirler.
 
5- Devlet borç yükünü çevirmek için Hazine ihaleleri ile bankalara basvurmaktadir. Yani özetle devletin para basma vazifesini yerine getirmemesi, kaynaklari haksiz bir sekilde bankalara ve parayla para kazanan küresel sermaye gruplarina aktarilmasina sebep olmaktadir.
6- Türkiye’de devlet piyasanin ihtiyaci olan emisyonu saglayamadigi için, ABD Merkez Bankasi para basarak Türkiye’deki bu açigi gidermekte ve böylece yabanci para birimleri milli paramizin yerini almaktadir.
 
Uzun yillardir ülkemizde basa gelen hükümetler, ekonomi yönetimini IMF’ye devretmislerdir. Seçim vaatleri arasinda yer alan “IMF ile yola devam” sözleri bugün Türk halkinin yasadigi geçim darliginin ana sebeplerindendir.
 
4 Ocak 1998 yilinda LOS ANGELOS TIME’da yayinlanan bir arastirmaya göre, IMF’den uyum kredileri ile borç alan ülkelerden % 54’ünün durumunun kötülestigi % 36’sinin da tamamen bozuldugu ifade edilmistir
 
Türkiye, Dünya Bankasinin 1998 yilinda yaptigi bir arastirmaya göre, 133 ülke içinde GELIR DAGILIMI EN BOZUK ilk 25 ülke arasinda yer almaktadir.
 
Türk Ekonomisi, 1999 yilinda Cumhuriyet tarihinin en büyük küçülmesini yasamistir.
 
1999 yilinda IMF, Türkiye’ye mali destekli yeni bir anlasma yapilabilmesi için Türkiye’nin Bankalar Yasasi, Sosyal Güvenlik Yasasi, Uluslar arasi Tahkim, Özellestirme… gibi sözde reformlarini yapmasi gerektigini bildirmistir.
Yerine getirilen bu sözde reformlar ile Türk halki hizla yoksullasirken, uluslar arasi sirketler ile onlarin ortakligi olan holdingler büyük kârlar elde ediyorlardi. Çikarilan yasalarla beraber devlet zarar etmekte, kâr getiren kurumlar satilmaktaydi.
Borçlarin karsilanmasi için halktan devamli yeni vergiler alinmasini tavsiye eden IMF yetkilileri, uluslar arasi sirketlerin önündeki tüm sikintilari kaldirmaktaydi.
 
Uyusmazliklarin çözümünde Türk mahkemelerine degil de, “yabanci hakem”e gitme zorunlulugunu getiren TAHKIM uygulamasinin ülkemizde kanunlastirilmasi da kapitalist düzenin ülkeler üzerinde söz sahibi olmasinin önünü açmaktadir.
 
Tahkimi Anayasa’ya koyan 57. Hükümet, 4501 sayili yasa ile Tahkim’in geriye dönük olarak isletilmesini de kanuna baglamistir.
 
1998 yilinda Meksika halki ile ABD’li bir sirket arasinda geçen bir hadise, yabanci sermayenin bir ülkeye girmeden önce neden Tahkim’i sart kostugunu göstermektedir:
 
Meksika’da faaliyet gösteren ABD’li ETHYL CO. (ETIL KO) firmasi, kimyasal atiklari içme suyuna karistiriyordu. Halkin tepkisi ile mahkemeye intikal eden olayda, Meksika hükümetinin Tahkimi kabul etmesi sebebiyle konu, Uluslararasi Tahkim’e götürüldü.
Uluslararasi Tahkim, yerel mahkemelerde dava açilarak Tahkim anlasmasina uygun davranilmadigi gerekçesiyle, suyu zehirlenen halki degil, firmayi hakli görmüstür.
 
2000 yilinda IMF verecegi borç paranin karsiliginda “Ek Niyet Mektubu” adi altinda Türkiye’den neredeyse SEVR’den daha agir sartlari yerine getirmesini istedi.
 
57. Hükümetin kabul ettigi bu sartlar arasinda Türk Telekom, THY, Makine Kimya Endüstrisi, Tekel, Seker fabrikalarinin özellestirilmesi;
Elektrik Piyasasi kanunu, Seker kanunu, TEAS kanununun belirlenen zamanda çikarilmasi; tarimda sübvansiyonlarin kaldirilmasi, vergilerin arttirilmasi, bugday destek alimlarinin sinirlandirilmasi, tahil stoklarinin düsürülmesi, memur maas zamlarinin tüm yil içinde % 10’u asmamasi sartlari vardi. Bunlarin hepsi bir bir yerine getirilmistir.
 
Görüldügü gibi IMF, yalnizca para satan uluslar arasi bir kurulus olmanin çok ötesindedir. Türkiye’ye verdigi borçlarin karsiliginda istedigi siyasi, sosyal, ekonomik pek çok taviz vardir.
Ve ilerde izah edecegimiz yollarin uygulanmasi yerine, para bulmanin tek yolu olarak IMF’yi gören hükümet aslinda ülkemize ve insanimiza yarardan çok zarar vermektedir
 
Yukarida bazi konu basliklariyla ele aldigimiz tablo bugünün Türkiye gerçegidir. Ülkemiz, iç ve dis borçlari 400 milyar dolara balig olmus, ekonomi yönetimi IMF’ye teslim edilmis, üretimini nerdeyse sifirlamis, tarim ve hayvanciligi bitmis, yer alti kaynaklari yabancilara satilmis vaziyeti ile gerçekten Kurtulus savasindan daha agir sartlar altindadir.
 
Bu tabloda gerçekten ezilen ve haklari elinden alinan kesim Türk Milletidir. Hiç hak etmedigi halde magdur olan Türk halkidir.
Kapitalist anlayista çarklarin dönmesi için, yani belli çevrelerin para kazanabilmesi için ülkelerin ve halklarin bu hale getirilmesi sistemin bir geregidir.
Siz eger bu manzara ile karsilasmak istemiyorsaniz, baska bir sistemi hayatiniza geçirmek zorundasiniz.
 
Konusmamiza basladigimiz zaman degindigimiz gibi, ekonomik bagimsizligin saglanmasi ve ulus-devlet anlayisinin muhafazasi, bagimsiz bir devlet olmak için bir zorunluluktur.
 
Ancak böyle bir ülkede millet yararindan ve refahindan bahsedilebilir.
 
Kapitalist ekonomi anlayisinda ise bunlar neredeyse imkânsizdir.
 
Bir grup sermaye sahibi, dünya üzerinde hakimiyet kurmusken, kendi menfaatlerinin disinda bir düsünceye hak tanimalarina imkan yoktur.
 
O halde Türk Milletinin ve aslinda kapitalist anlayisin altinda ezilen tüm halklarin hakkini vermek için kendi modelimizi olusturmaya ve hayata geçirmeye ihtiyacimiz vardir.
Agir tavizler altinda ezilen ve haklari gasp edilmis Yüce Milletimize bu haklarini verecek, küresel güçlere degil, milletine hizmeti gaye edinmis, ona özledigi refahi, bollugu, zenginligi saglayacak “bizim olan, bizden olan bir model”in hayata geçirilmesi zaruridir.
 
Iste Milli Ekonomi Modeli bu zaruretten dogmustur.
 
Yukarida ülkemizin yanlis ekonomi politikalari ile ne noktaya getirildiginin örneklerini görüyoruz.
 
Bunlarin yaninda dünya ekonomileri için çok önemli olan su 3 mesele de Iktisat tarihi boyunca halledilememistir:
 
1- Adil bir gelir dagilimi,
2- Sürekli büyümenin yakalanmasi,
3- Istihdamin saglanmasi, yani issizlik konusunun halledilmesi…
 
Iste Milli Ekonomi Modeli, halledilemeyen bu 3 mesele temel alinarak dogmustur. Ve esasinda bunlara çözüm getirmektedir.
 
Bu nedenle bir anti-tez degil, problemlerin çözümü ve halklarin refahi için yegâne tezdir.
 
Simdi tezimizi ana basliklari ile ele alalim…
 
Iktisat literatürüne sunmus oldugumuz bu tez, bir Rus dostumun “Sosyalizmden biz çektik, kapitalizmden ise dünya çekiyor, bizi ve dünyayi kurtaracak; gelir dagilimini düzeltecek; sürekli büyümeyi ve tam istihdami saglayacak ekonomi modeli nedir?” seklindeki sorusunun cevabidir.
 
Bu soru, insanlik tarihi kadar eski ekonominin geçmisinde sorulmus; ancak bugüne kadar cevabi verilememistir.
 
Her ekonomi modeli, bir kültürün ve bakis açisinin eseridir. Kapitalizm, Bati insaninin ekonomiye yaklasiminin neticesidir.
Milli Ekonomi Modeli ise, bize ait degerlerin, Müslüman Türk kimliginin sahip oldugu ölçünün isiginda vücuda getirilmistir.
 
Bu baglamda Milli Ekonomi Modeli, diger denenmis iktisat sistemleri karsisinda bir anti tez degil; tamamen özgün kurallari ile ekonomiye yepyeni bir bakis açisidir. Bu yönüyle tezimiz sadece ülkemizi degil, dünya halklarini da refaha ve gerçek mutluluga kavusturacak yegâne çözümdür. Her bahsi dikkatle incelenmelidir.
 
Peki Milli Ekonomi Modeli nedir?
 
“Milli Ekonomi Modeli, insanin sinirli ihtiyaçlarinin sinirsiz kaynaklardan karsilanmasi ilmi; ve yine ülkelerin gerektiginde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olmasinin yani sira iç ve dis harcamalarini borçlanmadan temin edebilmesinin formülüdür. Bu yönüyle Milli Ekonomi Modeli, ülkelerin ve milletlerin kalkinmasinin ve ekonomik bagimsizliginin tek yoludur.
Tezimizi degerlendirmeye ekonominin temel meselesi olan “ihtiyaçlar ve kaynaklar” konusuna getirdigimiz yeni bakis açisiyla baslayalim.
 
Bilindigi gibi ekonominin hedef ve gayesi insandir. Insanin özelliklerinden ve ihtiyaçlarindan yola çikilarak olusturulmamis bir modelin basariya ulasmasi zor, belki de imkânsizdir.
 
Günümüz iktisat modellerinde, neticenin basarisiz olmasi da bu gerçegi ortaya koymaktadir. Zira, bu modellerin tamami “insani tarif etmek” yerine, onu “kendi sistemlerine uygun olarak tanimlayarak” konuya yanlis bir giris yapmislardir.
Mesela, kendi çikarlarini en yüksek düzeye çikarmayi amaçlayan IKTISADI INSAN kavrami kapitalizmin model insan tipidir. Ve küçük bir azinligin disinda, toplumlari refaha ve rahata kavusturamadigi ortadadir.
 
Batinin insana bakisi ile sekillenen iktisat sistemleri ekonominin konusunu “insanin ihtiyaçlarinin sinirsiz oldugu yanlisi” üzerine bina etmislerdir. Bunlara göre ihtiyaçlar sinirsiz olmasina ragmen, karsilanmalari için gerekli olan kaynaklar ise sinirlidir.
 
Ihtiyaçlari sinirsiz olarak kabul eden bu sistemlerde, “Ne?, Kimin?, Ne kadar üretilecek?” sorularina verilen cevaplar haliyle kit oldugu zannedilen kaynaklarin isiginda olmustur. Neticede toplumlarin belli bir kesiminin refaha ulastigi dar modeller üretebilmisler; geri kalan büyük çogunlugun açlik ve sefaleti ise halledilemeyen, daha dogru ifadeyle “kaynaksizlik nedeniyle halli mümkün olmayan sorunlar” olarak iktisattaki yerini almistir.
 
Bu nedenle kapitalizmde sömürü mantigi, az olan kaynaklara ulasmak için geçerli bir yoldur. Isçi kesimi bu nedenle köle olarak görülmektedir. Kapitalist sistemin isçi anlayisi için bir nevi “modern köleliktir” diyebiliriz.
Bilinen bir gerçektir ki, ihtiyaçlari sinirsiz ve kaynaklari sinirli olarak gören Bati, bugüne kadar toplumlarda refahi temin edecek bir basari elde edememistir.
 
Peki Milli Ekonomi Modeli’nde insan faktörü nasil ele alinmaktadir?
Tezimize göre; kaynaklarin, insanlarin ihtiyaçlarina yetmeyecegi yönündeki iddia yanlistir. Tam tersine insanoglunun her bir ihtiyaci için, uzayda ve dünyada, “hem sinirsiz, hem de sürekli yenilenen” binlerce kaynak mevcuttur. Buna karsilik sinirli olan ise insanin ihtiyaçlaridir.
 
Söz konusu insan oldugunda, sayet bir sinirsizliktan bahsedilecek ise bu “onun ihtiraslari”dir. Yoksa insanin yemek, içmek, isinmak, giyinmek, barinmak vb. çok karmasik olmayan sinirli ihtiyaç kaliplari varken, bu ihtiyaçlarini karsilamak üzere yüzlerce hatta binlerce kaynak saymak mümkündür.
 
Yalnizca modelimizde dogru degerlendirilmesi yapilan bu sinirsiz kaynaklara örnek verecek olursak; madenler, enerji sistemleri (günes enerjisi, nükleer enerji, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji, biomas enerji, dalga enerjisi, akinti enerjisi, yakit hücreleri ), tarim, hayvancilik ve yan mamulleri, orman ürünleri, deniz ürünleri gibi yeryüzünde bilinen ve bilinmeyen ve sürekli olarak kendini yenileyen binlerce kaynak mevcuttur.
 
Ihtiyaçlarin sinirli ve fakat bunlari karsilayacak kaynaklarin sinirsiz oldugu yönündeki tespitimizin dogrulugunun bir ispati da, bugün Bati toplumlarinda ve Türkiye’ de de yasadigimiz “deflasyon problemi”dir… Talep yetersizliginden ortaya çikan bu sorun, eger, kaynaklar ihtiyaçlara göre kit olsa idi, yasanmazdi.
 
Yeri gelmisken sadece Milli Ekonomi Modeli ile çözülebilecek olan deflasyon hastaligindan bahsedelim.
Bilindigi gibi deflasyon, fiyatlar genel seviyesindeki sürekli düsüsün adidir. Enflasyon ile karsilastirildiginda çok daha tehlikeli olan bu problem, bugün basta ülkemiz olmak üzere, dünyanin hemen hemen her yerinde tüm ülke ekonomilerini tehdit etmektedir.
 
Fiyatlar genel seviyesindeki genel düsüs, toplam talebin yetersiz kalmasindan kaynaklanir. Bu durumda ise firmalar, üretim kapasitesini kisma yoluna gider, isçi çikartirlar. Bir taraftan tüketiciler, fiyatlarin daha da düsecegi zanni ile var olan taleplerini daha da kisarlarken, diger yandan artan issizlik eksik olan talebi daha da asagiya çeker.
 
Meseleyi ele alan Kapitalist anlayisin klasik ayaginda, fiyatlarin ve isçi ücretlerinin esnek oldugu ve sistemin kendi kendini tamir edecegi yanlisi kabul edilmistir.
 
Piyasalarin kendi kendine dengelenme fikrini kabul etmeyen Keynesyen yaklasim ise, kamu harcamalarini arttirarak talebi desteklemeyi savundu. Kismen netice veren bu uygulamada, kamu harcamalari için kullanilan paranin “maliyetli para” olmasi sonucu zamanla ülkeler hem enflasyon, hem de borç sarmali ile karsi karsiya geldi.
Çünkü faizle alinan borç para neticesinde hükümetler, bu borçlari ödemek için vergi oranlarini arttirmak ve hem cari, hem de sosyal harcamalarini kismak zorunda kaldilar.
 
Bu durumda, bir taraftan artan vergiler nedeniyle üretimde maliyetler yükselirken, diger taraftan hem kamunun orta vadeli harcamalarini kismak zorunda kalmasi, hem de vergilerle piyasadan paranin çekilmesi, hane halklarinin talebinin de kisilmasina neden oldu. Neticede dünya ekonomileri, hem issizlik hem de enflasyon denen yeni bir hastalikla, stagflasyonla tanisti. Kapitalist anlayisin göremedigi nokta, deflasyon hastaliginda sebep, halkin tüketmemesi iken, bu açik maliyetli para ile yapilan kamu harcamalariyla kapatilmaya çalisilmistir.
 
Bu noktada Milli Ekonomi Modeli ile sorunun çözümüne geçmeden önce bir durumu tespit etmek gerekir: Büyüyen ekonomiler, neden belli bir süre sonra duragan bir döneme girmekte ve sürekli büyümeyi saglayamamaktadir?
 
Sadece Milli Ekonomi Modelinde dogru olarak ele alinan bir baska temel mesele de sudur: Her arzin kendi talebini olusturacagi düsüncesi ciddi bir yanlistir. Eger büyüyen bir ekonomiye sahipseniz, bu büyümeyi karsilayacak tüketim miktarinin üretimden elde edilen gelirle saglanmasi mümkün degildir. Her dönem bu büyümeye mukabil eksik kalan tüketim miktarinin emisyon ile kapatilmasi zaruridir.
 
Bu durumdaki ülkelerde belli bir büyüme yakalandiginda, büyümenin oldugu her yil talep eksikligi daha da artmaktadir.
Birkaç yil sonra bu talep yetersizligi, büyüyen ekonomilerde içinden çikilmaz bir problem halini alir. Bu durumu, vücudu büyüyen bir insanin o bünyeyi tasiyacak kemik yapisi gelismedigi için tüm bünyenin agirlik karsisinda kirilmasina benzetebiliriz.
90’ li yillarin basinda bu görüslerimizi ilk defa dile getirdigimizde dünya henüz deflasyonla karsilasmamisti. O günlerde dünya ekonomilerinin gelecek on yil içinde ciddi bir “pazar problemi” yasayacaklarini, özellikle hizli büyüyen ekonomilerde gerekli emisyon ayarlamalarinin yapilmamasi halinde deflasyon sürecini yasayacaklarini ifade etmistik.
 
Hatirlarsaniz, 90’li yillarin ortalarinda ilk olarak Japonya, deflasyon sürecine girdi. Nominal faizler sifirlanmasina ragmen reel faiz oranlari pozitif kaldi. Japon hane halklari, satin alma güçleri düstügü ve gelecege güvenleri kalmadigi için harcamalarini iyice kistilar. Bu da fiyatlarin düsmesine, stoklarin artmasina neden oldu. Isçi çikartmalar bu süreci takip etti. Japon ekonomisi, halen içine düstügü bu ortamdan çikamamistir.
 
Ayrica, su anda ABD’ye ihracata endekslenmis Japon ekonomisi, elinde tuttugu 800 milyar dolarlik ABD parasi ile büyük sikinti içindedir.
 
Diger taraftan 2003 yili Ocak ayinda televizyonlarda yaptigimiz çesitli açiklamalarda, Alman ekonomisinin 2003 yilinda duraganlasacagini, bunun akabinde issizligin artacagini ifade etmistik. Almanya’nin Mastrich kriterlerini askiya alip, kamu harcamalarini arttirmak, hatta çok kisa bir zaman içerisinde borç almak zorunda kalacagini söylemistik.
 
Kisa bir süre sonra dediklerimiz aynen gerçeklesmeye baslamistir. 2003 yilinda Alman ekonomisi önce duragan bir döneme girdi. Sonra issizlik artmaya basladi. Bugün itibari ile Almanya’da son 72 yilin en büyük issizlik orani yasanmaktadir. Issiz sayisi 5 milyonu asmistir. Bu arada 40 milyar dolarlik dis borç alan Almanya’nin, Mastrich kriterlerine de uymuyor olmasi AB içerisinde ciddi bir tartismayi baslatmistir.
 
Görünen su ki, bu uygulamalarin hayata geçirildigi Avrupa Birligi daha önce de ifade ettigimiz gibi, en geç 15 sene içinde dagilmak durumunda kalacaktir.
 
Almanya büyüyen bir ekonomiye sahipti. Mark’i birakip Euro’ya geçtikten sonra, bu büyüyen ekonomiye karsilik piyasada bulunmasi gereken para miktari emisyon ile karsilanamadi. Zira para basma hakki, Berlin’deki Bundesbank’tan alinarak, Frankfurt’taki Avrupa Merkez Bankasi’na geçmistir.
 
Ekonomilerde ortaya çikan deflasyonun tek sebebi, eksik talep de degildir. Bazen piyasalarda fazla miktarda para olmasina ragmen, yine de ekonomiler deflasyona girebilirler. Zira gelir dagilimindaki dengesizlik de, deflasyonu doguran en temel sebeplerden biridir.
 
Eger toplumun önemli bir bölümü, belli bir gelir seviyesinin altina düserse, artik tüketme kabiliyetini yitirmis demektir. Piyasada fazla miktarda para olsa bile, bu tüketim kesimine yeniden tüketme kabiliyeti kazandirilmadan ekonominin deflasyondan çikmasi mümkün degildir. Yani, sadece faiz oranlarinin düsürülmesi ile tüketimin arttirilmasi bu durumdan çikis için yeterli degildir.
 
Nitekim ABD örneginde bu dediklerimiz ispatlanmaktadir. Faiz oranlarini uzunca bir süre %1’lere çeken FED, deflasyondan çikmayi hedefledi, ama ancak kismen basarili olabildi. Çünkü ABD, halkinin büyük bir kismi geçim sikintisi çekmektedir.
 
Ayrica faiz oranlarini adeta sifirlama gayretindeki ABD, topraklari disinda bulunan karsiliksiz parasinin kendisine geri döneceginden korktugu için bu durumu fazlada sürdürememistir.
 
Türkiye örnegine bakacak olursak; durum, pek de farkli degildir. Yüksek girdiler nedeniyle maliyetler artarken, diger taraftan da uygulanan faiz politikalari ile piyasadan para çekildigi için talepte ciddi bir daralma yasanmaktadir. Böyle bir ekonomide yapilan TEFE ve TÜFE hesaplamalari da yanlistir.
 
Bir ekonomide yüksek oranda maliyet enflasyonu var ve ayni zamanda ciddi bir talep daralmasi yasaniyor ise, bu hesaplama yöntemi yanlistir. Örnegin siz, bugday ekiyorsunuz. Bugdayin fiyati, talep azligindan dolayi % 30 düsüyor. Ama bugdayi elde ederken kullandiginiz gübre ve mazot % 35 artmissa, bugünkü hesaplamalarla % 2.5 olmasi gereken enflasyon, köylü için % 65’tir.
 
Bu baglamda ülkemiz için çözüm, bir taraftan üretim maliyetlerini asagiya çekecek bir Maliye politikasinin ve tüketimi tetikleyecek bir Para politikasinin ayni anda devreye konmasidir.
 
Gelir dagilimimizda da ciddi bir dengesizlik vardir. Bu da deflasyonun önemli bir sebebidir.
Bugün dünyada hakim olan anlayista, üretim degil, para ile para kazanma yöntemi tercih edilmistir.
FEX piyasalarinda günde ortalama 2 trilyon dolar islem görürken, dünyadaki yillik toplam ticaret hacmi sadece 6,5 trilyon dolar civarindadir. Bu yöntemle paranin belli ellerde stoklanmasi, toplumda istenilen talebin ortaya çikmasina engeldir. Uyguladiklari faize dayali politikalarla Kapitalist anlayisin bu sorunu çözmesi imkansizdir.
Deflasyondan kurtulmak için tek bir program yeterli degildir… Ayni anda hem para politikasi, hem maliye politikasi, hem bunlara uygun dis ticaret modeli uygulamasi, hem de Sosyal Devlet anlayisini hayata geçirmek gerekir.
 
Tüm açikligiyla ifade ediyorum ki, ülkeler, Kapitalist anlayisi terk ederek, Milli Ekonomi Modelini hayatlarina geçirmedikleri sürece bu hastaliktan kurtulamazlar.
 
Görüldügü gibi ihtiyaçlari sinirli olan insanin, ihtiyaçlarinin karsilanmasi noktasinda bir problemi yoktur. Ekonominin sorunu kaynak fazlasi nedeniyle bunu toplumun tamaminin kullanimina açacak projelerdir.
 
Kaynaklarin sinirsiz oldugu kabul edildiginde, Milli Ekonomi Modeline göre asil mesele, bu kaynaklari degerlendirmek ve toplumun her kesiminin adaletli bir sekilde istifadesine sunmaktir.
Tezimize göre bunu yapacak olan da, kaynaklari tüm insanligin hizmetine sunacak bir sorumluluk ve hesap verme duygusuna sahip insandir.
Milli Ekonomi Modeli, ekonominin yalnizca bir meselesini degerlendirmek yerine, tamamini inceleyen ve biri halledilirse digeri çözümsüz birakilan sorunlarin tamamina çözümler getiren tek modeldir.
Iktisat tarihinde bilinen böyle kapsamli ikinci bir tez mevcut degildir.
 
Tezimize göre ekonominin tüm problemleri birbirine zincirleme baglidir. Ve bir meselenin halli için tek bir konunun degil, onunla baglantili her meselenin çözülmesi gerekir. Sadece Milli Ekonomi Modelindeki sistemin yapabildigi bu “topyekün çözüm modeli” dünya ekonomilerinin tek kurtulusudur.
 
Çözümlerimize Milli Ekonomi Modeli’nde getirilen “Para tarifi” ile baslayalim.
 
Kapitalist anlayisa göre para, sadece mübadele ve tasarruf aracidir. Bu anlayista paranin “tahrik unsuru olmasi” ve “emek ve üretimin karsiligi olmasi” özelligi yok sayilmaktadir.
 
Para hakkinda bilgi sahibi olmak için onun hangi fonksiyonlari yerine getirdiginin bilmek gerekir.
 
Milli Ekonomi Modeline göre paranin 4 temel özelligi vardir.
 
1- PARANIN TAHRIK UNSURU OLMASI:
Modelimizde para, emegi tahrik ederek mal ve hizmet üretimini saglayan bir araçtir.
 
Yani para, diger iktisat ekollerinin iddia ettigi gibi ekonomiler üzerinde “etkisiz eleman” degildir. Bilakis, islemci olarak, üretim ve tüketimle ilgili niyetlerin açiga ve ortaya çikmasina vesile olmaktadir. Bu özellik yalnizca Milli Ekonomi Modeli ile iktisat literatürüne girmistir.
2- EMEGIN VE ÜRETIMIN KARSILIGI OLMASI:
Günlük hayatta para olmadiginda gida, giyim, barinma, güvenlik gibi temel ihtiyaçlar karsilanamayacagi gibi; yeralti ve yerüstü kaynaklarini çikaracak emek de devreye konamaz.
 
Para, harekete geçirdigi emegin ürettigi mal ve hizmetin karsiligidir. Üretimi devreye koyacak paranin baslangiçta karsiligi olmayabilir. Ama üretimle beraber para, kendi karsiligini hatta daha fazlasini olusturma kabiliyetindedir. Zati degeri olmayan paranin maliyeti, üretim faktörlerini devreye koyarak elde edilecek mal ve hizmetin degerinden çok daha az olacaktir.
Paranin bu vasfi da yalnizca Milli Ekonomi Modeli ile ortaya çikmistir.
 
Milli Ekonomi anlayisinda piyasalarda dolasan para maliyetsiz oldugu için, emegi tahrik edecek ve üretim faktörlerini devreye koyacak para da maliyetsizdir. Baslangiçta zati degeri olmayan para, emegi tahrik etmek ve devreye koymak suretiyle, mal ve hizmet üretimini saglayarak kendine karsilik bulur.
 
Emegin ve üretimin karsiligi olarak devreye girecek olan para, atil duran insanlarin emegini harekete geçirir. Nitekim mesela, yol yapimi için gerekli olan malzemeler daglardan temin edilerek, yollar insanlarin hizmetine sunulabilir. Bu sayede hem insanlarin emegi degerlendirilecek, hem de yol yapilarak ekonomik bir deger olusturulacaktir.
 
3- PARANIN DEGISIM (MÜBADELE) ARACI OLMASI:
Piyasada bulunan her türlü mal ve hizmet, para ödenerek satin alinir. Bu, paranin mübadele özelligidir. Degisimin tam olarak yapilabilmesi için piyasada yeterli miktarda paranin bulunmasi gerekmektedir.
 
Liberal ekonomilerde tedavüldeki bu para maliyetlidir. Maliyetli para üretimde kisintiya neden olur. Talep daralmasi da görülür.
 
Liberal anlayista temel yöntem olan paranin faizle piyasadan çekilmesi, mübadelenin saglikli yapilmasini engeller. Paraya olan ihtiyacin emisyonla piyasalara iadesi engellenerek piyasalara para satanlarin önü açilmis olur. Neticede toplum, tüketim kabiliyetini kaybeder ve en temel ihtiyaçlarini dahi karsilayamaz olur.
 
Artan dünya nüfusunun tüketim yapamamasi, üretim miktarinin yetersizliginden degil, insanlarin o tüketimi yapacak paradan mahrum olmalarindan kaynaklanmaktadir.
 
Milli Ekonomi Modeli’nde mübadele için piyasada olmasi gereken para maliyetsizdir. Bu sayede paranin piyasalarda dönmesi, serbestçe dolasimi, reel ekonomiye katkisi saglanmaktadir. Mübadelenin yaygin sekilde yapilmasini saglayan Milli Ekonomi Modeli, üretilen mal ve hizmetin degerinde mübadele yapilabilmesi için arz ve talebin dengede olmasini sart kosar.
 
Milli Ekonomi Modeli’nde denge, belirli bir matematik ölçüsü içerisinde, arz ve talebin bazen ayri ayri, bazen de ayni anda emisyonla desteklenmesiyle saglanir. Bu yaklasim ileride ele alacagimiz sürekli büyümenin de formülüdür.
 
 
4- PARANIN TASARRUF ÖZELLIGI:
Liberal ekonomilerde paranin tasarruf edilmesindeki amaç faizle para kazanmaktir.
Dolayisiyla Liberal anlayisin deger saklama araci olarak paraya yükledigi fonksiyonlar:
a- Paranin üretimden çikip, reel ekonominin disina kaymasina,
b- Paranin tekellesmesine,
c- Dünyada üretilen mal ve hizmetin global güçlerin eline verilmesine,
d- Üretim maliyetlerinin artmasina,
e- Talebin daralmasina,
f- Isçi ücretlerinin ve verimliligin düsmesine neden olur.
 
Milli Ekonomi Modeli’nde piyasadaki para maliyetsiz oldugu için deger saklama araci olarak para,
a- Mal ve hizmet üretimi,
b- Günlük tüketim ihtiyacinin karsilanmasi,
c- Dügün, seyahat, hastalik gibi ileriye dönük ihtiyacin karsilanmasi için tasarruf edilir.
 
Tasarruf araci olarak paraya yüklenen fonksiyon
a- Paranin serbest dolasimina,
b- Üretim ve talebin artmasina,
c- Gelir dagiliminin düzelmesine neden olur.
 
Simdiye kadar yanlis uygulanan para politikalari ile, kisilerin tüketim kabiliyeti engellendigi gibi kaynaklarin da yeterince kullanilmasi imkansiz hale getirilmistir.
Modelimizde, bugün hizla gelisen ekonomilerde nedeni anlasilamayan DURAGAN DÖNEMDEN ÇIKIS VE BÜYÜMEDE SÜREKLILIGIN SAGLANMASI temin edilirken, bir yandan da halledilmesi imkânsiz gibi görünen ISSIZLIK problemine çare olunmaktadir.
Bunun yolu olarak Sosyal Devlet anlayisi içinde ele alinan; ülke kaynaklarinin, emisyonla desteklenmis faizsiz krediler ve devlet – millet ortakligi ile kurulacak üretim tesisleri yoluyla harekete geçirilmesi, üretim ve tüketimin beraber desteklendigi bir üretim seferberligi baslatilmasidir.
 
Milli Ekonomi Modeli, üretimde devlet desteginin saglanmasi ile maliyetlerin asagi çekilmesi, vergisiz bir ekonomi, faizsiz bir ekonomi, keyfi fiyatlandirmaya devlet tarafindan engel olunmasi yaklasimlari ile de ENFLASYON sikintisini halletmektedir.
 
Bu baglamda Milli Ekonomi Modeli, Kapitalist sistemin günümüze kadar çözemedigi ve artik krizleriyle kabul ettigi GELIR DAGILIMINDA DENGE, SÜREKLI BÜYÜMENIN YAKALANMASI, TAM ISTIHDAMIN SÜREKLI SAGLANMASI meselelerini de tarihe gömmektedir.
 
Tezimizde devletin önemli bir vazifesi de, millete ait olan yeralti ve yerüstü kaynaklarinin milletin kullanimina açilmasinin saglanmasidir. Bu sayede millete ait olan kaynaklarin yine millet tarafindan isletilmesi ve kullanilmasi saglanirken, bir taraftan da kaynaklarin dogru olarak isletilmesi ile üretim seferberliginin hayata geçirilmesine katkida bulunulacaktir.
 
Mesela, ülkenin herhangi bir yerinde bulunan petrol madeni bu ülkenin tamamina aittir. Ve milletin tamamina fayda verecek sekilde devlet tarafindan isletilmelidir. Bu model devlet-millet ortakligidir. Kurulacak sirketin bir kisminin hissesi vatandaslara ait olmali, diger kisminin gelirini ise devletin kamu harcamalari için ayrilmalidir.
Milletin bu isletmelere ortak olmasi da emisyonun genisletilmesi yoluyla verilecek faizsiz kredilerle temin edilecektir.
 
Bu mesele, Türkiye’miz açisindan ele alindiginda ayri bir önemi haizdir. Zira yaklasik olarak 3 katrilyon dolarlik bir maden rezervine sahip olan Türkiye’ de yeralti kaynaklarimiz çikarilan kanunlar ile yabanci sirketlere adeta peskes çekilmektedir. Sonunda “hazine üzerinde oturan dilenci”ye dönüstürülen Türkiye’de, kaynaklarimizi devrettigimiz yabancilardan faizle para alir hale geldik. Bu bizim paramizi yine bize satmaktan baska bir sey degildir.
 
Ve yine biz Milli Ekonomi Modeli projeleriyle “tam bir üretim seferberligi”ni baslatiyoruz. KOBI’lere ve esnaf kesimine uzun vadeli faizsiz kredilerin verilmesi ile; tarim kesimine ürününe karsilik -daha ürününü tarlaya atmadan- “faizsiz ve yari bedeli avans olarak ürün ödemesi yapilmasi” ile; nakliyecilere, otobüs, taksi ve tasima araçlarinin temini ve yenilenmesi için faizsiz uzun vadeli kredi temini ile; sanayiciye proje mukabili faizsiz uzun vadeli kredi imkani ile gerçekte hem üretim hem de tüketim beraber desteklenmektedir.
 
Modelimize göre devletin halki desteklemesi bir ekonomi kuralidir.
Üretimin önünü açacak bir diger proje ise, devletin yatirim ve üretim için gerekli olan parayi sifir faizle kendi vatandasina saglamasidir. Bu sekilde üretimin önü açilacagi gibi, maliyetler de düsecektir. Vatandaslar arasinda firsat esitligi de bu sayede saglanacaktir. Proje mukabili verilecek olan bu krediler, her asamasinda kontrol edilerek ilgili raporlar proje sahiplerine sunulmali, hukuki müeyyideler ile isleyisi temin edilmelidir.
Öte yandan devlet, içeride ve disarida gerek Sosyal Devlet politikalari ile ve gerekse para politikalari ile kendi üreticisine pazar imkani saglamakla mükelleftir. Bu pazarin olusturulmasi üreticiye verilecek krediden çok daha önemlidir. Çünkü ürettigine müsteri ve pazar bulamayan üretici, ürettigi kadar batacaktir. Dolayisiyla devlet, bizatihi kendisi piyasalarda alici olarak yer almali ve kamun harcamalari ile belli sanayi kollarini ve özellikle stratejik sanayii desteklemelidir.
 
Devlet ayrica, ileri teknoloji ve yüksek sermaye gerektiren sahalarda öncü ve üretici olarak piyasada yerini almalidir.
 
“Üretim seferberligi ile topyekün bir kalkinma” hamlesi, Milli Ekonomi Modelinin olusturdugu önemli bir projedir. Devlet, bu hamleyi, Sosyal Devlet uygulamalari ile hayata bizzat geçirmek durumunda oldugu gibi, sürekli büyümenin temini için gerekli olan çalismalari da bizzat yapmak zorundadir. Zira, piyasalarin olaylar karsisinda kendiliginden dengeye gelecegini savunun Kapitalist anlayis, tezimizin dikkat çektigi reel gerçeklerle tarihe karismaktadir.
Yukarida da belirttigimiz gibi, sürekli büyüyen ekonomilerde üretim ve tüketim arasinda belli bir açik meydana gelir. Eger emisyon hacminin genisletilmesi yoluyla bu açiga müdahale edilmezse, ekonomilerin zaman içerisinde kendi kendini desteklemesi mümkün degildir.
 
Milli Ekonomi Modeli’ne göre “ekonominin yapisindan kaynaklanan üretim ile tüketim arasindaki bu açigin kapatilmasi” da ancak devlet tarafindan yapilabilir.
Devletin bu açigi, senyoraj hakkini kullanarak emisyonla kapatmasi, piyasalar için bir zorunluluktur.
 
Bu arada devlet, yerli sanayinin yurt disinda rekabet edecegi maliyet ve fiyat avantajlarini kendi ihracatçisina emisyonla saglamalidir.
 
Tüm bu üretim desteklerinin yaninda, devlet ayni zamanda yerli sanayii korumak üzere, her türlü anti-damping uygulamalarini, gümrük ayarlamalarini yaparak kendi insanini korumalidir.
 
Milli Ekonomi Modeli’nde VERGI konusu da çok farkli olarak ele alinmaktadir. Kapitalist anlayista devletin tek gelir kaynagi vergilerdir. Oysa modelimizde devletin gelir kaynaklari 3’e ayrilir.
 
Birincisi, vergi gelirleridir.
Ikincisi, devletin yeralti ve yerüstü kaynaklarini devlet-millet ortakligi ile isletmesiyle elde ettigi gelirlerdir. Tekrar hatirlatmakta yarar görüyorum; Türkiye’mizin henüz islenmemis yeralti kaynaklarinin degeri, yaklasik 3 katrilyon dolardir.
 
Ülkemizin yillik harcamalarinin ortalama bir hesapla 50 milyar dolar oldugu düsünülürse, yalnizca yer alti kaynaklarimizin degerlendirilmesi ile elde edilecek olan para, Türkiye’yi kiyamete kadar bakar. Ama bugün tamamen disaridan destekli ve yanlis politikalarin hayata geçirilmesi ile ülkemiz, el açip Bati’dan para dilenen bir noktaya tasinmistir.
Unutulmamalidir ki, içinde bulundugumuz bu “hazine üstünde oturan dilenci” konumunda simdiye kadar oylarimizla iktidara tasidigimiz tüm hükümetlerin vebali vardir.
Devletin üçüncü gelir kaynagi ise, büyüyen ekonomilerde devletin elde edecek oldugu senyoraj gelirleridir.
 
Tezimizde, “devletin alan el degil, veren el olmasi” gerektiginin alti çizilmistir. Bugün Kapitalist ekonomilerde devlet, halkindan topladigi vergilerin az bir kismini halkina hizmet olarak geri sunarken; kalan paralarin tamami faizle beraber belli sermaye gruplarina aktarilmaktadir. Milli Ekonomi Modeli’nde ise devlet, halktan topladigi vergilerin tamamini hatta daha fazlasini halkina hizmet olarak aktarmaktadir.
 
Bizim vergi anlayisimiz, alisilmistan farkli olarak “ekonomiyi büyüten vergi” anlayisinin hayata geçirilmesidir.
Peki ekonomiyi büyüten bir vergi olabilir mi?
 
Bilindigi gibi Liberal anlayis, devletin küçülmesini ilke edinmistir. Yapilmak istenen, devleti ve kamu harcamalarini küçülterek halka daha az hizmet götüren bir devlet anlayisidir. Buna mukabil, toplanan vergilerin ise arttirilmasindan bahsedilmektedir.
 
Bu sistemlerin hayata geçirildigi ülkelerde maliyetli borç para ile borç batagina sokulan devletlerin vergi gelirleri, belli basli global sermaye gruplarina trilyon dolarlar düzeyinde aktarilmaktadir.
 
Dikkat edilirse Liberal anlayislar, ülkemizde de örnegini gördügümüz gibi, hükümetlerin önüne borçlarin ödenmesini temin edecek degil, bu “borçlarin sürdürülmesi” adi altinda “borçlanmayi devamli kilacak” projeler tavsiye etmektedirler. Yapilan çalismalarin tamami ülkeye para satanlarin parasini korumak içindir. Toplumun çikarlarini düsünen ise maalesef yoktur.
 
Milli Ekonomi Modeli’nde her seyden önce “maliyetsiz para modeli” hayata geçirilecegi için bütçe giderlerinde faiz ödemeleri gibi bir kalem olmayacaktir. Bu sayede toplanan vergilerin tamami ve hatta daha fazlasi halka hizmet olarak geri dönecektir. Modelimiz, vergi gelirlerinden fazlasi bir harcamayi yapmak için devlete, diger gelir kalemleri olan senyoraj gelirlerini ve yer alti kaynaklarinin isletilmesi ile elde edilecek ticari isletme gelirlerini kullanma imkani getirmektedir.
 
Bilindigi gibi Kapitalist sistemde vergi, bir taraftan tüketimi daraltirken, diger taraftan da üretimi kismakta ve üretim maliyetlerini yukari çekmektedir.
 
Öncelikle vergi oranlarinin tüketimi nasil etkiledigine ve kimlerden vergi alinmasi gerektigine göz atalim:
 
Örnek olarak, 1000 birim vergi aldigimizi varsayalim. Eger bu miktari, dar gelirli kesimden aliyorsak, tüketime yansimasi 1000 birim daralma seklinde olacaktir. Ama bu vergiyi, çok yüksek gelir grubundan aliyorsak, tüketime yansimasi nerede ise “sifir” yansima olarak ortaya çikacaktir.
 
Yani bireylerin gelir düzeyi arttikça elde ettikleri gelirin tüketime yansima orani azalacaktir. Bu nedenle tezimize göre belli gelir düzeyinin altinda olanlardan vergi almak ekonomiye yalnizca zarar getirir.
 
Öyleyse yapilmasi gereken, geliri belli bir miktarin altindaki kesimden vergi almamaktir. Miktari ülkeden ülkeye ve dönemden döneme degismekle beraber biz bugünün sartlarinda geliri 100 milyarin altindaki kesimden vergi alinmamasi gerektigini söylüyoruz.
 
Bu kesimden vergi almamak, devletin topladigi vergi miktarini azaltmayacak, tam tersine arttiracaktir. Ayrica Sosyal Devlet projeleri ile de desteklenen dar gelirli kesim, bu desteklerle tüketimin arttirarak üretimin de artmasina neden olacaktir. Böylece vergi, adeta ekonomiyi ayaga kaldiran bir kaldiraç mesabesine tasinacaktir.
 
Neticede dar gelirli kesimden vergi alinmamasi, büyüyen ekonomilerde daha fazla vergi geliri elde etmenin de önünü açacaktir.
Ayrica dar gelirliden vergi alamamak, gelir dagiliminda meydana gelecek dengesizligi de önleyecektir.
 
Söylediklerimize bir örnekleme yaparsak; yillik geliri 20 milyar olan bir bireyden alinacak vergi miktari 8 milyar kabul edilirse, bu 8 milyari almadigimiz taktirde 8 milyar para tüketim olarak piyasaya girecek ve elden ele dolasacaktir.
 
Bu dolasimin Türkiye’miz sartlarinda yilda 15 kez el degistirerek gerçeklestigini düsünebiliriz. Dolayisiyla bu meblagda bir paranin vergi olarak alinmadigi bir piyasada ortaya çikacak tüketim miktari 120 milyar olacaktir. Tüketimin artmasina mukabil üretimde de bir artis yasanacak ve bu yeni üretim artisindan alinacak vergi miktari bizim basta almamiz gereken 8 milyarin en az 4 kati fazla bir para olacaktir.
Bu vergiyi yüksek gelir grubundan almamis olsa idik, ayni neticeyi elde etmemiz mümkün olmazdi. Zira, ciddi bir kismi tasarruf olarak alikonacagi için tüketim artisi hemen hemen hiç olmayacakti.
 
Gelir seviyesi ile vergi arasindaki etkiyi böylece izah ettikten sonra vergilerin yatirim harcamalari üzerindeki etkisine bakalim… Günümüzde özellikle küçük esnafin yapacagi küçük çapli yatirimlar için ihtiyaç duydugu sermaye, vergiler kanali ile bu kesimin elinden alinmaktadir. Halbuki küçük esnaftan vergi olarak alinmayacak olan meblag, bu kesimin yatirim harcamalarini hayata geçirirken ihtiyaç duydugu sermaye olusumunu saglayacaktir.
 
Büyük kuruluslar ve yatirimcilar için ihtiyaç duyulan sermaye, zaten Milli Ekonomi Modeli’nde devlet tarafindan sifir faizle karsilanacaktir. Proje mukabili verilecek bu krediden elbette ki küçük esnaf da ayrica yararlanabilecektir.
 
Milli Ekonomi Modeli’ne göre dolayli vergilerin de kaldirilmasi gerekmektedir. Aksi halde her kesimden ayni oranda vergi alinmakta ve bu da büyük bir Sosyal Adaletsizlik dogurmaktadir.
 
Bugün uygulanan yanlis vergi politikalari, hem gelir dagiliminda dengesizligi arttirmakta, hem de devletin eline geçen gelir miktarini azaltmaktadir.
 
Alinan vergilerin enflasyona sebep olan bir yönü de vardir. Yüksek vergi oranlari, üretim maliyetlerinin de artmasina sebep olur. Basta ülkemiz olmak üzere birçok ülkede ortaya çikan enflasyon çesidi “maliyet enflasyonu”dur.
Bu üretimdeki bu girdi kalemlerinde maliyetler asagiya çekilmeden enflasyonun düsmesini beklemek hayaldir.
 
Milli Ekonomi Modeliyle getirilen, 100 milyarin altinda gelir olan dar gelirliden alinmayan vergi, istihdamdan alinmayan vergi ve dogrudan vergi sistemi ile gelir dagilimi dengelenecektir.
 
Yine Milli Ekonomi Modeli’nde tüketimin arttirilmasi ile artan üretim, issizligi de çözecektir.
 
Neticede devlet, eskiye oranla kat be kat büyüyen ekonomisinden daha fazla vergi alacaktir.
 
Iste bu nedenle Milli Ekonomi Modeli’nde Vergi, ekonomiyi büyüten bir anlayistadir.
 
Kapitalist anlayista, adaletsiz politikalarla halk alinan vergilerin altinda ezilirken, olusan talep daralmasinin ve piyasalardan paranin çekilmesinin çözümü izah edilememektedir.
 
Milli Ekonomi Modeli’nde ise meselenin halli için devletin emisyonunu genisletmesi ve senyoraj hakkini kullanmasi yöntemine yer verilmektedir.
 
Bir ülkede “bir yilda elde edilen mal ve hizmet biçimindeki üretimin parasal karsiligi” Gayri Safi Milli Hasila’dir. Elde edilen bu mal ve hizmetin karsiliginin belli bir oranda her zaman piyasalarda bulunmasi ise ekonominin devami için bir zorunluluktur.
 
Bunu bir örnekle izah edelim: 1 çuval misir danesi topraga attigimizi ve hasat zamani 10 çuval misir elde ettigimizi varsayalim.
Bu takdirde 9 çuval misirin emeginin ve üretiminin karsiligi piyasalarda olmazsa, bu durum talep daralmasina sebep olur. Yani piyasada olmasi gereken miktar, 9 çuval misirin karsiligi paradir.
Iste emisyon, üretilen bu mal ve hizmetin karsiligi olan paradir.
 
Merkez Bankasi’nin piyasaya dolanima sundugu para olan EMISYONLA karsilanmasi gereken bu oran, Kapitalist düzende farkli bir yolla piyasalara aktarilmaktadir. Uygulamada devletlerin emisyonla elde ettigi gelir olan “SENYORAJ hakki” elinden alinmakta, gerçekte ise dis kaynakli borçlarla devletlerin elinden alinan “bagimsizlik”lari olmaktadir.
 
Kapitalist sistemin geregi olarak az gelismis ve gelismekte olan ülkelere sunulan faizli borç ve krediler, iste bu oranin temini için gerekli olan parayi global sermaye gruplarindan karsilamaktir…
 
Ülkemizde de örnegini yasadigimiz bu korkunç oyunda, ülkelerin Merkez bankalari devletten bagimsiz hale getirilerek; devletin, Merkez Bankasi üzerinden senyoraj geliri elde etmesine yasak getirilmektedir.
 
Gelismekte olan ülkelerde senyoraj geliri yerine gelismis ülkelerin Merkez bankalarinin bastigi para faizle borç alinarak senyoraj geliri yerine kullanilmaktadir. Bu durumda borç alan ülkeler, küresel güçlere faiz ödemek zorunda kalmaktadir. Ayrica ayni zamanda senyoraj gelirlerini de devretmislerdir.
Neticede ülkeler, Türkiye de oldugu gibi büyük bir borç bataginin içine itilmektedir.
 
Yillardan beri televizyon ekranlarindan halkimizin dikkatini çektigimiz bu hususlar, artik Türkiye’de ve dünyada sahasinda saygin isimler tarafindan da ifade edilmektedir.
 
Nitekim T.C. Merkez Bankasi eski Baskani Yaman Törüner, Milliyet gazetesindeki makalesinde gelismekte olan ülkelerin senyoraj geliri elde etmesine müsaade edilmedigine, bunun yerine gelismis ülkelerin o ülkeler adina senyoraj hakkini kullanip, “HART KÖRINSI”leri dolasima sokarak gelismekte olan ülkelerden vergi aldigina dikkat çekmistir.
 
Yaman Törüner söyle diyor: “Merkez Bankaciligi ates ve tekerlerle beraber dünyada yapilan en büyük üç icraattan biridir. Merkez bankalari sayesinde devletler para basar ve bastiklari para kadar senyoraj geliri elde ederler. Yani bastiklari para kadar halktan vergi toplamis olurlar. Bu açidan bakildiginda, Merkez bankalari devletlerin bir parçasidir ve prensip olarak devletten bagimsiz olamazlar.
 
Diger bir deyisle, Merkez bankalarinin bagimsiz olmalari, kendi devletlerini degil, Kapitalist sistem yöneticilerini dinlemeleri anlamina gelir. Bir devlet, zaten Kapitalist sistem yöneticilerinin isteklerini yerine getirmeye hazirsa, o devletin de onayi ile Merkez Bankasi bagimsiz yapilir.
 
Asil senyoraj gelirini “gelismis ülkeler” Merkez bankalari elde eder. Bu gelirin kontrollü biçimde elde edilmesi için gelismekte olan ülkelerin merkez bankalarinin bagimsiz olmasi, bagimsizligin prensip edinilmesi, yani kendi devletlerinin çikarlarini fazla korumamalari sarttir. Gelismis ülke Merkez bankalari gerçek degisim araci sayilan “hart körinsi”leri basarlar. Gelismekte olan ülkelerin halklari, karsiliksiz basilan hart körinsileri ödeme, tasarruf ve borç alma araci olarak kullanirlar.
 
Gelismekte olan ülkelerin bagimsiz Merkez bankalari da hart körinsi üzerinden döviz rezervi bulundurur. Hart körinsi basabilen Merkez bankalari, kendi ülkelerinde talep edilenin katlarca fazlasi kadar disaridan para talebi ile karsilasirlar.
 
Disaridan olan para talebi kadar da karsiliksiz para basip, baska ülke halklarindan senyoraj geliri elde ederler. Yani, bir bakima gelismis ülkeler, Merkez bankalari araciligi ile gelismekte olan ülke halklarindan vergi alirlar.”
 
Uluslararasi kredi kuruluslari, “emisyonumuzu arttirarak üretim yapmak yerine, faizle alinan yabanci para ile ayni üretimi yapmamizi” tavsiye etmektedirler.
 
“Para basma enflasyon olur” diyenlere göre; “Merkez Bankasi para basarak emisyonu arttirirsa enflasyon olmakta; oysa faizle disaridan alinan para ile üretim yapildiginda enflasyon olmamaktadir, bu sayede ülkemiz kalkinabilir” gibi saçma bir anlayis milletimize anlatilmaktadir.
 
IMF gibi kuruluslarin etkisindeki ülkelerde yatirimlarin hayata geçirilmesi içinde yabancilar beklenmektedir. “Yabancilar gelsin, yatirim yapsin, bizi de ise alsin” mantigi Türkiye’mizde de hâkimdir. Oysa bas tarafta izah ettigimiz gibi, Türkiye’nin sahip oldugu sadece 3 katrilyon dolarlik maden rezervi mevcuttur.
 
Yapilmasi gereken disariya el açarak yardim beklemek degil, bu kaynaklari devlet–millet dayanismasi ile devreye koymaktir.
 
Yabanci paranin bir ülke topraklarinda bulunmasi; yani, yerli halkin emegi ve üretimi ile kendine karsilik bulmasi, o ülkenin sahip oldugu zenginliklerin ve milletin alin terinin sözkonusu yabanci ülkelere ve küresel semayedarlara aktarilmasi demektir. Maalesef yillardan beri Türk ekonomisinde de ayni akibet yasanmaktadir.
 
Bir ülkenin kendi Merkez Bankasinda baska bir devletin parasini bulundurmasi veya kendi topraklarinda dolasima sunmasi o devleti finanse etmek demektir.
 
Bugün ülkemizin ve Uzakdogu ülkelerinin Merkez bankalarinda büyük miktarda ABD Dolari saklanmaktadir. Mesela Japonya Merkez Bankasinda 800 milyar dolar saklanmaktadir. Bu durum, “Japon halki, 800 milyar dolarlik üretim yapmis; karsiliginda ABD, kâgidini boyayip ona vererek, bu üretim ve emegi kendisine aktarmistir” demektir.
 
Türkiye’de ise durum daha da vahimdir. Çünkü biz sadece Merkez bankamizda degil, dolasimda da yabanci paralara izin vermekteyiz.
 
Yani, üretimimizin karsiliginda kendi paramizin piyasada bulunmasi gereken emisyon miktarini, senyoraj hakkimizi kullanmakla saglayamiyoruz. Dahasi, yabanci ülkelerin emisyonlarini arttirarak bize gönderdikleri boyali kâgitlarini kullaniyoruz, böylece senyoraj gelirlerimizi onlar elde etmis oluyorlar.
 
Liberal anlayis, “paranin serbest dolasimi”ndan bahsederken, global sermayenin elindeki paralarla “piyasalara istedigi gibi girmeyi ve ülkeleri sömürmeyi” kasteder. Oysa Milli Ekonomi Modeli’nde paranin serbest dolasimi derken, paranin herkes tarafindan ulasilabilir oldugundan bahsetmekteyiz.
 
Zira aksi bir anlayis paranin belli ellerde tekellesmesi, piyasanin birkaç insanin kontrolünde olmasi ve faizle beraber gelirin yalnizca bu gruba transferi demektir.
 
Paranin spekülatif amaçla hareketi de ayni neticeleri verir. Bu durumlarin tamami, gelir dagiliminda dengesizlige neden oldugu gibi, ekonominin daralmasini da beraberinde getirir.
 
Devletlerin senyoraj gelirlerinin önündeki bir diger engel de, özel bankalarin ürettigi kaydi paradir. Özel bankalar, topladiklari mevduat sayesinde kaydi para üreterek piyasanin ihtiyaci olan paranin bir kismini piyasaya sürerler.
 
Bankalarin kaydi para üretimi, devletlerin saglam bir para politikasi uygulamasini engeller. Böylece devlet, piyasalari yönlendirme hakkini da bankalara devretmis olur.
 
Piyasanin ihtiyaç duydugu paranin Merkez Bankasi’nin basacagi para ile degil de, özel bankalarin kaydi parasi ile karsilanmasi, bu bankalara adeta senyoraj hakkini kullanma hakkini verir. Kaydi para vatandasin emeginin ve üretiminin karsiligi oldugu için bankalar, toplumun ve devletin gelirini de kendilerine transfer etmis olurlar.
Bu izahlarimiz neticesinde deriz ki, ülkelerin borç batagindan kurtulmasi için, her seyden önce maliyetli yabanci para yerine, emisyonun hâkim kilinmasi gerekmektedir.
 
Milli Ekonomi Modeli’nde, belirtilen oranlarda emisyon hacmini arttirarak senyoraj gelirinin elde edilmesi devletler için bir zorunluluktur. Aksi taktirde piyasada yeteri kadar bir tüketime imkan dogmayacagi için, ekonominin dengeye oturtulmasi mümkün olamaz.
 
Senyoraj gelirine karsi çikilmasinin sebebi, görünüste “artan para miktarinin piyasalarda fiyatlar genel seviyesinde bir artisa sebep olacagi iddiasi”dir.
 
Ancak bu iddiayi ortaya atanlar, bir taraftan faizle alinan dis kredilere destek olmus, diger taraftan da bankacilik sisteminin kaydi para üretimini desteklemislerdir. T.C. Merkez Bankasi Baskani Sayin Serdengeçti’nin bu konudaki açiklamalari dikkat çekicidir.
 
Serdengeçti söyle demektedir: “Bu ülkede emisyonun milli gelire orani düsüktür. Merkez Bankasi evvelden beri basmasi gereken parayi basmamakta ve bunu faizleri yüksek tutmak için yapmaktadir. Rantiyeye hizmet etmeyi birakip çok para basilsa faizler düsecek, üretim ve yatirim artacak, üretim artinca enflasyon da düsecektir.” (Hürriyet gazetesi, 17.01.2005)
 
Senyoraj gelirine karsi olanlar, devlete para satmak için karsidirlar. Eger devletler, emisyonlarini arttirip, senyoraj geliri elde ederlerse, global tefeciler ile yerli taseronlari büyük bir gelir kapisindan mahrum kalacaklardir.
Milli Ekonomi Modeli, senyoraj gelirini, hem bir ekonomi kurali olarak ele alirken, hem de gelirin nelere bagli oldugunu formüllestirmektedir.
 
Tezimizde; devlet borçlanmayacak, senyoraj hakkini kullanarak emisyonunu genisletecektir. Yani, kendi insaninin emek ve üretiminin karsiligi olan parayi kendisi basacaktir. Bu senyoraj geliri ev kadinlarina maas olarak, çiftçiye-köylüye faizsiz kredi olarak, esnafa yine kredi olarak verilecektir.
Bu sekilde;
a- Üretim tetiklenecek,
b- Tüketim harekete geçecektir.
 
Milli Ekonomi Modelinde Senyoraj geliri, SOSYAL DEVLET PROJESINDE TÜKETICININ DESTEKÇISI OLACAKTIR.
 
Böylece isçi, memur, köylü, çiftçi yani toplumun en genis tüketici kesiminin tüketme kabiliyeti artacaktir. Buna mukabil üretici de, daha fazla üretecek, talep oldugu için üretimini devamli arttiracaktir. Bu iki ana unsur emme- basma tulumba gibi birbirini harekete geçirecek ve ekonomide istenilen denge elde edilecektir.
 
Emek ve üretimin karsiligini milli parasi ile karsilayan devletler, kamu harcamalarini borç para almadan yani borçlanmadan yerine getirebilirler.
 
Emek ve üretimin karsiligi elde edilen kâr mukabili paranin piyasalara girmemesi halinde para kitligi olusur. Piyasalar durgunlasir. Bu baglamda senyoraj, piyasalardaki geliri temin eden bir unsurdur.
 
Tezimizde üzerinde önemle durulan bir diger konu ise, “senyoraj gelirinin, bazi durumlarda emek ve üretimin karsiligi olmadan da devreye sokulabilmesi”dir. Genelde emek ve üretimin kâri karsiliginda devreye girmesi gereken senyoraj geliri, bazi durumlarda da emek ve üretimin karsiligi olmadigi zaman da devreye girebilir. Ve böylece de ekonomi büyüyebilir.
 
Örnek olarak; karayollari yapiminda gerekli finans yoksa, araç-gereç ve isçiler tamamen sizden, dolayisiyla emek ve üretim tamamen sizden olacagi için, buna karsilik senyoraj hakkinin kullanilmasi büyümede kullanilan bir yöntemdir.
 
Yeralti kaynaklarinin degerlendirilmesinde de ayni durum geçerlidir. Bu örnegi, tarimda da uygulayabilirsiniz.
 
Tarim kesimine muhakkak elinizdeki para ile avans verilmesi sart degildir. Bu sartlarda emek ve üretim mukabili tahsil edilecek tarim mamulleri karsiliginda emisyonun genisletilmesi -yani senyoraj hakkinin kullanilmasi- üretimi destekler.
 
Yani tezimizde emisyonun devreye konulmasi için emek ve üretimin karsiligini kârin ortada olmasi gerekmez.
 
Emek ve üretimin karsiligindaki kâr ortada iken emisyonun genisletilmesi sartli enflasyon rizikosunun olmamasi içindir. Enflasyon rizikosu varsa, devletin fiyat kontrollerindeki israrli davranisi neticesi enflasyon tehlikesinin önüne geçilebilir.
 
Görüldügü gibi Milli Ekonomi Modeli’nde sundugumuz bu sistemle senyoraj hakkinin kullanilmasi, faizli borç alma mantigi ile mukayese bile edilemez.
 
Buraya kadar anlattiklarimiz; enflasyondan kurtulus reçetesinde yer alan maliyetlerin asagiya çekilmesi için devlet destegi konusu, vergilendirmeye getirilen yeni bakis açisi, emisyonun genisletilmesi ve senyoraj hakkinin kullanilmak suretiyle isletilmesi gereken bir kural sonucu faizin sifirlanmasi meselesidir.
 
Hemen belirtelim ki, faiz, ekonomilerin dengesini bozan ve sermayenin belli ellerde toplanmasina yol açmak suretiyle sosyal adaletin gerçeklesmesine mani olan iktisadi bir hastaliktir.
 
Günümüzde ortaya çikan resesyon, stagflasyon, deflasyon, enflasyon, issizlik gibi pek çok ekonomik problemin ana kaynagi da yine faizdir.
 
Ekonomilerin asil hedefi olan “piyasanin dengede olmasi” faiz ile imkânsiz hale gelmektedir.
 
Paranin “faiz esareti” altinda oldugu ekonomilerde para, vazifesini ifa edemedigi için ekonomileri dengeye getirecek veya dengede tutacak üretim ve tüketim mekanizmalari isleyememektedir.
 
Üretim ve tüketim için herkesin cebinde olmasi gereken para, faiz ile piyasada insanlarin elinde serbestçe bulunamamakta ve belli ellerde stoklanmaktadir.
 
Dünyada t

NATIONAL ECONOMIC MODEL

With his historical background of 5000 years, with his Turkish and Islamic civilization of 1400 years, and with his experience due to Republic of 82 years, Turkish Republic and Turkish Nation, lives in a very important and historical region where the continents of Europe and Asia intersects.



Although he is in the centre of and even at the target of political, economical and social wars, Turkey stands due to its power coming from his religion, and is last hope of Turkish-Islamic world and of oppressed nations.



Since the born in history of humankind, Turkish Nation has given justice and human rights to people and taught the civilization and technology them, while he claimed his historical mission raising himself and his values.



21. Century is an age when the concept of national dominance and independency has changed. As a matter of fact, one of the ideologists of globalization, John Naisbitt presents his approach:



“We see that the big companies can work better by splitting into smaller and autonomous units. It is the same for countries as well. If we want to change the world to with one market, its pieces should be small.



Our nation ,who faced to being destroyed by a political, cultural and social activities which are executed quietly for ages, had won his dominance due to independence fight which was leaded by Mustafa Kemal Atatürk and had turned back to essence of Kuvvayi Milliye and had been a model for nations which were fighting for their independence.

Atatürk was speaking in the opening ceremony of council, 1 March 1922: “We can not think about anything else different from reaching our national independence which is our aim. That is why the important thing is whether our economic power is enough to get this result or not.

…the sources of our country are enough to finalize our national claim safely and successfully. Although it has many lacks, our national power will manage the country without borrowing from foreign countries and will arrive to its aim like we have been succeeding until today.”



Mustafa Kemal had emphasized on economics freedom for a complete sovereignty of the republic which was established new and he removed the concessions inheriting from Ottoman named Kapütülasyon. He tried to liven up the national economy by organizing Economics Congress in Izmir in 1923. He said that it was never given up the principle of national independence and that the national development would be succeeded in the boundaries of this principle.

That is to say there is a direct relation between sovereignty and economy which stands alone.

In the period of Atatürk’s management, namely until 1938, in all fields plans and projects for development had been executed and many big successes had been achieved.

In this period, with the national model which was applied for development, our country had reached to a level that airplanes could have been exported to Belgium. But after Atatürk, Turkey had been again besieged politically, culturally, economically totally. West states were beginning to realize the SEVR which could have not been accepted by Mustafa Kemal, by AB and IMF.

Between the pincers like IMF and World Bank who directs the budget of our country, in a period which all the sources and facilities of our country were used, where privatization, the sale of public economic enterprises, the international fortification and restriction and harmony laws for European Union were put into practice, Turkey is being the sacrifice of a project where he was divided into small pieces.

We are living in a world where the economic freedom was starting to be accepted as huge determination for independence of states.

We are facing a period which the countries are going under the control of the global forces who lending loans to them which might be described as a cold war.

The troubles of our country lasting for a long time are becoming chronic. The unemployment and impropriety are increasing, the public associations relating to education, health and justice can not issued their functionalities unfortunately anymore. This removes the self trust of our nation and the enculturation activities destroys the national identity.

The number of Hopeless and faithless people reached to top. Our country is being crushed under the global political and economical policies.

Nowadays where the boundaries lost their importance by the means of economy, the ideology which the global forces are imposing to underdeveloped-developing countries is that the comprehension of national state is unnecessary anymore.



As a reflection of this comprehension, the 6th law of constitution namely “sovereignty belongs to nation himself unconditionally” which must be kept with mechanisms running in Turkey, is commented on again different form the principles Atatürk had remarked.

The folks losing the comprehension of national state are open and defenseless against to obvious or hidden treats. Loans which require heavy provisions, the political compensations which seem like national helps, the remove of all obstacles in front of foreign investors can be counted as a result of this comprehension. The result which is wanted to be achieved with these ways is to destroy the freedom. In these period of course there will not be anyone considering the welfare of the nation.

The industrialized and developed states, who want to command the world, use the sources of the underdeveloped and developing countries for the benefit of their exploitation.

Anyway the aim of the globalization is exploitation of the sources of the underdeveloped and developing countries by the global forces and is to take delivery of them in all fields.

We see that the stronger oppresses the weaker wildly according to rules which capitalist economies have authority on the world nowadays. At this point the welfare of the folks and the development of the countries became an utopia in the systems which transformed to exploitation of emperors.

After Second World War the financial help policies became popular among countries who efforts developing.

But the developing countries, whose development were depending on the investments of foreign investors, yield everything wanted by the countries of them.



As a way of that in the new world order, the less improved countries have been encouraged to implement their development projects depending on foreign debts since the end of Second World War. By the swamp of debt where they were pushed a lot of social and political demands have occurred snare

All the debts taken from foreign countries depend on circumstances. But the companies get the most part of their credits under the name of promotion.

While the government is trying to pay back its credits, international companies get the benefits from the investments they have done in the country.

Thus, as the government and the people of the nation are taking great financial responsibilities, the foreign companies get the profits.

The capital owners in the global economy are implementing the model of earning money from money rather than production. By this method, they get away from the production which depends on risky and difficult profit. These companies make their productions in the countries where labor and other inputs are cheaper because it is easier to get money from the financial markets of unimproved countries.



The name and address of exploitation is “the international companies” in the new world order. Today, the total assets of 300 international companies represent 25 percent of the production assets through the world. 500 big companies control the 65 percent of world’s trade.

In Turkey there is hardly ever a holding which isn’t held by an international company. While these companies supply the tiny parts of the money which is necessary for their foreign investments by using their own sources, they provide an important part of that capital, almost 85-90 percent, from the assets of the country where they import funds.

This example is a significant one to prove that the international companies in Turkey use the assets of the government and Turkish people for their advantage: in 1973 the companies which were active in Turkey had loans as much as 81 percent of their capital and they got 96 percent of that credit from local sources.

As a final point, the amount of money which overflows thorough the world, aiming to get money from money, has reached almost twenty times of world trade capacity. The speculative and destroying result of such a big amount of money is widely apparent.

That’s why IMF offers some programs to the improving countries like Turkey



But the aim of the advised programs is no to stabilize our economy but to let the global finance groups capture our markets and resources. It is the reason for IMF to demand our most strategic and profitable institutions should be privatized. But the strong state is a obstacle in this process.

The only thing that the global funds want from the unimproved or improving countries is not to pay the money they owe as a response to World Bank and IMF credits. The credit given to us requires implementing heavy programs to devastate agriculture and animal farming, and to make the people starve.

These requests are set in front of Turkey. In the last decade Turkish farmers are in very bad conditions because of the limitations which are aiming to confine of planting some agricultural products like sugar and tobacco.

The Turkish farmers who come to a critical point who can not plant because of that the government quits supportive buying and ends the low interest rates practice and even they can’t sell their products anymore. Products like sugar beet, tobacco, wheat, peach, fig, apricot etc. are left over farmers.

The same situation is with stockbreeding.

In Global Economics approach, privatization issue is an important condition for coming of the foreign capital to the country. The corporations which earn much are sold much lower than their real value.

ERDEMIR, PETKIM, POAS, TÜPRAS, SÜMERBANK, KÜMAS, ORUS, ET VE BALIK KURUMU, SEK, TOFAS, THY… are such corporations.

Especially it is remarked without abstaining that this privatization is under the control of World Bank not the Turkish Government.

Ufuk Söylemez, the chairman of the Privatization Board in 1995, said about the privatization of the part “T” of PTT: “Telecommunication services will be privatized under the control of World Bank according to international methods. We can not move out of the path that World Bank and Counselor Firm suggest.

Ugur Bayar, one of the chairmen of the Privatization Board says: “We have managed to follow the way that we promised whenever IMF came here. We said that there would have occurred those things in the first quarter and they occurred. We said that there would have occurred those things in the second quarter and they occurred again. In the third quarter they see that the process we have suggested for THY and ERDEMIR has started.

The prices, that were determined in the privatization which was executed with the impression from abroad and which was executed without any benefit of Turkish Nation, shows these corporations were sold like bargain. For example, POAS was sold in March 3rd, 2000 with a price of 1 billion 260 million dollars.

The authorized people say that an association like POAS can be built with 8 billion dollars. The purchaser had paid for ¾ of POAS with the money which was in the cash register of POAS.

In 1998 the rights of operating cell phones were given to Turkcell and Telsim for 25 years. After the agreement whose price was 500 million dollars, those two firms paid these 500 million dollars in two years with the prices that was paid by phone customers as fixed fees.

Dismiss of thousands of employees while these privatizations is another suffering photo Turkey. The results of these global manipulations are here:

1- The income of our country due to taxes can not even meet the interests of our internal and external debts.

2- Our country is in a vicious circle like “high interest, foreign currency and debt”

3- Privatization of profitable national industrial or communicational institutions such as TELEKOM, PETKIM, and TÜPRAS is realized against amounts very under their true values.

4-The national currency on current market circulation is less than required. Who objects that the compensation of this gap would be held by Central Bank, also aims to utilize bank cheques and so called “plastic monies”, namely credit cards by making use of this financial handicap. These tools support interest system providing an additional income source to banks.



5- Government holds Treasury bids to get rid of some of the burden aroused from debts. In other words, inadequate coinage leads to improper flow of sources to banks and global financial groups which are deriving profit from money itself.



6- Since the government is unable to provide enough emission for the national market, Central Bank of US is compensating the emission gap and thereof a continuous increase of foreign currencies in circulation is observed.

All recent cabinets have had the IMF takes the lead in national economics of the country. The say “We will proceed with IMF” which was a very popular election slogan, now became one of the main reasons for poverty of Turkish people.



According to a research article issued by Los Angeles Time on Jan 4th, 98; 54% of the countries had a decrease in national economics, and another 36% had a collapsed economy where both parties were borrowed from IMF via concordance credits.

Another research held by World Bank in 1998 resulted that, Turkey is in the leading 25 within countries having worst income distribution among 133 candidates.

Turkey had greatest economical shrinkage in 1999 ever since Republic was formed.



In 1999, IMF stated some conditions for a new covenant based upon financial support to Turkey, such as performing some pseudo-reforms like issuing Bank Law and Social Security Law, International Arbitration, and Privatization.

Realization of these pseudo-reforms has resulted faster impoverishment of Turkish people where international companies and their local partners having enormous amounts of profit. New laws caused negative financial balance fort eh government and profitable governmental enterprises are being sold.

IMF was advising continuously for new taxes for citizens where they were making things easier for international companies

Officialization of International Arbitration application, which transfers the solution of disputes from Turkish judgment to “foreign judgment”, makes the capitalist authority work upon countries.

57th Cabinet, which gets the arbitration to constitution, also officialized the reverse processing of arbitration with the law 4501.

The following case is a true story between Mexican people and an US company, sampling why international arbitration is a precondition before foreign financial support:

ETHYL CO, which was a US company, was ignorant for toxic waste mixing to potable city water. Reaction of citizens made the court handle the case, and as the Mexican government was accepted the International arbitration; International court was on stage.

The company won the case since local courts were assigned first; a condition which breaks the agreement.

In the year 2000, IMF had another condition for the financial support; called “Additional Letter of Intent”, having items even more severe than items of Sevres Treaty.



These conditions, which were accepted by 57th cabinet include; privatization of Türk Telekom, THY (Turkish airways), Makine Kimya Endüstrisi (Mechanical Chemistry Industries), Tekel, and Sugar Plants; electrical market law, sugar law, TEAS law to be issued on time; cancellation of subventions in agriculture, increase in tax rates, decrease in cereal stocks; and 10% increase limit for civil servant salaries per year. Each of these was completed.

It is obvious that, IMF is something far beyond being just an institution which sells money. Loans are also compromising within political, social and economical aspects.

In fact, the government claiming the only way to exit is borrowing from IMF instead of some alternative methods to be declared later by us is maleficent to our nation and people.

The Picture discussed above with sub-headers, is the real situation in Turkey. The country has debts about 400 billion dollars in total, while IMF is leading the economics, production diminished very close to zero, agriculture and stock-breeding almost extinct, underground sources are sold to foreigners and all these items being completing parts of the puzzle showing the situation is far worse than War of Liberation.

Turkish people are the real smashed portion of this table losing their rights. Turkish citizens are wronged all because of this.

This is actually a system requirement in capitalist order to proceed; namely some minor portion has the profit.

Another system is a must if a person wishes not to face all these awkward.

As it is mentioned in the very beginning of this speech, maintenance of financial independence and conservation of national-government are two musts to keep independent country.

This is the only possibility which we can mention true wealth and people well.



This concept is almost unachievable in capitalist system.

It is not possible for a certain group having the financial powers to forfeit their ongoing domination with allowing another philosophy to reign against their own good.



So we have to form and put into practice our own model in order to give the rights to Turkish Nation and to all the people which are overpowered actually by the capitalist understanding

It is strongly inevitable to put into practice a model belongs to us, which will provide our great nation, -not the global forces- the welfare, abundance and richness status they desire,

Thus this economic model has occurred by this necessity

We see the examples that to which point our country has been taken by wrong economy policies.

In addition to all those, these following three important cases, which are very vital to world economies, couldn’t be resolved during the Economy’s history

1- a fairly wage distribution

2- reaching a constantly ongoing growth

3- to provide employment or to resolve the unemployment issue



National Economiy Model has been developed taking into consideration these three unresolved cases. Infact NEM brings solutions them.

That’s why it is not an anti-thesis but an excellent theory for the solutions of the problems and people’s welfare



Now let’s consider our thesis with its main headings



This theory we have served to the economy literature is the answer of the question, as one of our Russian friends said “we have suffered socialism but the world is suffering capitalism, what is the model to rescue us and the world and to regulate the distribution of incomes, to provide the constant development and complete employment



This question was asked in the history of economy which is as old as human history, but it hasn’t been answered yet



Each economy model is a result of a culture and a point of view. Capitalism is the result of approaches of western people to economy.

But the National Economy Model has been generated thanks to the values belong to us and the norms that the Muslim Turkish identity has.



With in this context National Economy Model is not an antithesis against the earlier implemented economy models, but entirely an original point of view with completely original rules. Our thesis is the only resolution to save and supply welfare to not only our country but also other people on the earth with this aspect . So each subject of NEM should be examined carefully.



Then What is National Economy Model (NEM)

National Economy Model is the science to cover the limited needs of people using the unlimited sources, and also it is the formula that the countries have got the power of producing every kind of goods and services, in addition to the ability of afford the domestic and foreign expenses without loans. National Economy Model is the only way for the development of the nations and countries, and for economic freedom in this sense.

Lets begin to assess our theory with new point of view we have brought to the subject of “needs and sources”, which is the key problem of economy.

As we know, the aim of economy is human being. It is too difficult for an economic model to be successful unless it is formed from human’s features and needs and even it may be impossible.



The failure of the today’s economic models gives us an idea about this reality. All these models have initiated the case in a wrong way by identifying human as fitting their systems instead of describing human.

For example, the concept of “ECONOMIC HUMAN” is capitalism’s model individual, which is aiming to enhance its own profits to the top levels and it is obvious that it can’t provide the communities welfare except for a little minority.



The economic systems, which are formed by the point of view of west to humankind, have constructed the subject of economy on the misunderstanding that the needs of human are unlimited. According to them, despite the needs are unlimited, the resources which are necessary for them are limited.



In these systems which accept that needs are unlimited, the answers given to the questions “what ? Whose? How much? Will be produced?” occurred thanks to the resources which are really defined as scarce. Finally they could create some narrow models where only a definite part of the community get the desired welfare level, but the hunger and abject poverty of majority of the other peeople have taken part in economy as the problems which can never be solved, in another word the problems that cant be resolved since lack of enough resources

That’s why sense of exploitation in capitalism is a valid way to reach the limited resources. The workers are seen as slaves because that reason. We can say that the Capitalism’s approach to employee is Modern Slavery.



It is a fact that the west, who admit that the needs are unlimited but the sources are limited, hasn’t been able to get a success which will provide the people desired welfare so far.



And how is the human factor approached is Model of National Economics?

According to our thesis, the claim that resources wouldn’t be efficient for human needs is inaccurate. On the contrary thousands of “unlimited and renewable” resources exist, on earth and space, for very single need of the human beings.

When the concern is human beings, in case we mention some kind of unlimited ness it can only be his passions. Otherwise it is possible to count hundreds even thousands of resources to meet the needs of people like eating, drinking, heating, clothing, housing etc which are quite in complex and limited needs.

To give some examples of these unlimited resources which are evaluated only in our model, we can mention thousands of known and unknown but constantly renewing resources like energy systems (solar energy, nuclear energy, wind energy, geothermic energy, biomass energy, wave energy, flow energy, fuel cells ), agriculture, stock-breeding and its sub product forest products, sea products.

The deflation problem, Turkey as well as the western nations struggle, is another proof of the accurateness of our thesis suggesting that the need is limited where as the resources are not. This problem, occurring because of the insufficient demand, couldn’t exist if there were a shortage of resources.

Since we mentioned about it, let’s talk about the problem of deflation which can be fixed with the model of National Economics.



As can be known, deflation is the name given to permanent decrease in the general price level. Compared to inflation, this problem is more dangerous and today threats the economies of countries from all around the world, especially our country-Turkey.

The decrease in the general level of prices is caused by the inadequacy of aggregate demand. In this case, firms decide to reduce the production capacity and consult the way of dismissal. On the one hand, consumers with the hope of decrease in the prices reduce their existing demands, but on the other hand increasing unemployment pulls down the inadequate demand.

According to classic perspective of Capitalist understanding, the fault that prices and wages are elastic and system should be fixed by its own is accepted.

However, Keynesian approach which rejects the idea that markets should be balanced by their own advocates the idea of supporting the demand by increasing the expenditure. In this application, which works partly in consequence, the reason that money used for government expenditure is “costly money” leads to both inflation and the problem of debt in these countries as time elapses.

As a result of the loan taken by, governments are forced to increase tax rates and decrease both current and social expenditures.

In this situation either the costs of productions are increasing because of increasing tax rates or both the decrease in public expenses or absorbing the money from the markets due to high tax rates caused the decrease in demand of folks.

In these circumstances, on the one hand production costs increase as a result of increasing taxes. On the other hand, the condition that let public to reduce medium-dated expenses and withdrawal of money by taxes leads to a reduction in the household demand. As a result, world economies face a new disease consists of both unemployment and inflation, namely stagflation. The point that Capitalist understanding disregards is that the reason for deflation is the situation which people do not consume, this deficit is tried to met with public expenditures made by costly money.



At this point, before we go on to the solution of the problem, an issue has to be clarified. Why do developing economies go through a period of recession after sometime and can’t achieve sustainable growth?



Another fundamental question addressed in NEM is; the assumption that “every supply creates its own demand” is totally incorrect. If you have a growing economy, it is not possible to achieve consumption to meet the supply with the income gained by that same production. In each period, it is essential to meet that deficit of consumption with an increase in emission.



In such countries, when a certain amount of annual growth is achieved, each year the deficiency in consumption also increases.



In a few years, this deficiency of demand becomes an impasse for the growing economies. We might visualize this phenomenon as the collapse of a human being whose body grows continuously as his bones stay the same and ultimately fail under the load.



In the beginning of 90’s when we first mentioned these opinions, the world has not yet faced the deflation. In those years, we had also mentioned that the world economies would encounter a serious “market problem”, and especially the fast growing economies would go through a period of deflation if necessary emission adjustments were not made.



As you might remember, during the mid 90’s Japan was the first to go through a period of deflation. Even though the nominal interest rates were zero the real rates were kept positive. The Japanese households lost their power of purchase and their belief in the future, and decreased their spending even further. This caused the prices to go down and stocks to increase. Lay offs followed soon after. The Japanese economy has not yet recovered from the damage.



In addition the Japanese economy is in great trouble because of its US export-oriented nature and 800 billions of USD currency in its reserves.



On the other hand, in our speeches on TV in January 2003, we have forecasted that the German economy would be in regression shortly and unemployment would rise as a consequence. We also declared that Germany would suspend the Maastricht criteria and increase public spending and in short term would be forced to borrow foreign debts.



In a short period of time, all our assumptions started to became real. In the year 2003, the Germany economy went into regression. Then unemployment numbers started to grow. As per today, the Germany unemployment figures are the highest in last 72 years. The number of unemployed is more than 5 million. Germany borrowed 40 billion USD of foreign debt and started a discussion in EU for not meeting the Maastricht criteria.



It became evident that with these policies implemented, as we have mentioned before the EU is bound to disintegrate within the following 15 years.



Germany had a growing economy. After they switched from Mark to Euro, the currency need that has to be present in this growing market was not met by an increase in emission. This was because; the right to print money was taken from the Bundesbank in Berlin and granted to the European Central Bank in Frankfurt.



The only reason for the deflation emerging in economies is not the deficiency in demand. Sometimes the economies may go into recession even though there is a sufficient amount of flowing currency. The unbalanced distribution of wealth is also a fundamental cause of deflation.



If a certain group of the society gets a reduction of income, it might be deprived of the power to consume. Even though there is a surplus of currency in the market, it is not possible to end the recession in the economy unless that community regains its ability to consume. In other words the decrease in the interest rates and the increase in consumptions are not the solutions of this problem.



Already the US example proves what has been said. The FED had decreased the interest rates down to 1% aimed to end the recession but succeeded to a limited extent. This was because the American public had a hard time in their livelihood.



US also feared that the karsiliksiz dollar currency in the world would come home, so they couldn’t keep on lowering the interest rates down to zero.



If we look at the Turkish example, it is not a different story. As the cost of production increases with high inputs, the demand shrinks because of the suction of money from the market by high interest rates. In such an economy the existing TEFE and TUFE calculations are incorrect.



If an economy has high amounts of cost induced inflation coupled with a serious decrease in demand then these calculation methods became incorrect. Let us assume that you are planting wheat. The price of wheat goes down 30% because of the decrease in demand. But if price of the fertilizer and oil consumed during wheat production increased by 35%, the inflation for the farmer is 65% not 2.5% as calculated by the existing methods.



In that respect, the solution for our country is, to implement a fiscal policy that lowers the production costs and a simultaneous monetary policy that triggers the production.



We also have a serious unbalance in the distribution of wealth. This is also an important cause of deflation.

In the dominating view in today’s world, production is not favored against gaining money from money.

In the FEX markets, the daily turnover is 2 trillion dollar, whereas the annual trade turnover is 6.5 trillion dollar. The fact that the money is stock piled at the hands of the few is an obstruction against the formation of the demand in the public. The capitalist approach has no chance of solving this problem with its policies based on interest.

One program is not sufficient to get rid of deflation. A simulations implementation of a monetary, fiscal, accompanying foreign trade policies and actualization of the Social State approach is essential.



I here by declare with absolute clarity that counties may not be exempt from this illness unless they abandon the capitalist approach and implement the NEM.



It is evident that human beings don’t have a problem of meeting their limited needs. The problem with the economy is the lack of projects financed by the surplus that would benefit the whole community.

If we accept that the resources are unlimited, the real question in the NEM is to evaluate these resources and to make them benefit all the classes of the society equally.

According to our thesis, the one to actualize this is the man with sense of responsibility and a feeling of giving an account for his acts.

The NEM doesn’t evaluate only one aspect of the problem but handles the problem as a whole and resolves every aspect one by one. This is what makes it unique as an economical model, and the most comprehensive model ever compared to other economical models.



According to our thesis all the problems of the economy are linked together. And in order to resolve a question all the other issues related has to be resolved. This “Lumpsum Solution Model” introduced only by the NEM is the only way out for the world economies.



Let us start introducing our solutions by the NEM’s “Definition of Money”.



According to capitalist view money is merely a tool for exchange and saving. This view denies the fact that money is a driving force and a counterpart of labor and production. In order to understand what money really is, its functions have to be examined.





According to the NEM money has 4 fundamental properties.



1. MONEY AS A DRIVING FORCE:



In the National Economy Model, money is tool that triggers the labor in producing goods and services.

That is to say, it is not “neutral” (ineffective) as other schools of economy claim. On the contrary, it is an “operator” which assists the intentions of production and consumption to emerge. This property of money has been introduced to economy literature by the National Economy Model.



2. AS A COUNTERPART OF LABOR AND PRODUCTION



In practice, basic needs such as food, clothes, shelter, safety, and health might not be met without money. Furthermore it wouldn’t be possible to activate labor to utilize natural resources without it.

Money is equivalent to the goods and services produced by the labor it has activated. Money that starts up the production might not correspond to a real asset. Money has the ability to form an equivalent or even higher value of its own through production. So the cost of money would be much less than the value of the goods and services produced trough the activation of the production factors.

This property of money is also a unique property attributed by the National Economy Model.



Same as the currency flow in the market, the money that triggers the labor that will activate the factors of production is also blank in the NEM. The money having no initial value by its own, gains values with respect to the goods and services production it induces.



The money that comes into play as a counterpart of labor and production puts the idle manpower into action. For instance construction materials lying in the mountains might be transformed into roads for the benefit of man. By doing so, both the manpower gets into action and roads are built as an economical entity.

3. MONEY AS A MEANS OF EXCHANGE



Any kind of commodity or service in the market might be bought by paying money. This is the exchange property of money. It is essential that sufficient amount of money is circulation for exchange to occur properly.



In liberal economies the money in circulation for exchange has a cost. The costly money causes a reduction in production, and also shrinkage in demand.



The liberal approach’s fundamental method of drawing money away from the market through interest obstructs the healthy exchange environment. Consequently, the public loses its ability to consume and even the most basic needs could not be met through exchange.



The fact that the growing world population is not able to consume is not because of the insufficient amount of production, but because of the deprecation of money for the people to make that spending.



In NEM the money in circulation for exchange is costless. For this reason money may flow in the market freely and benefit the real economy. The NEM that ensures the exchange to happen widely stipulates that demand & supply reaches a point of equilibrium for the exchange of goods and services at the actual values.



The balance in NEM: The balance is obtained by the mathematical correction of demand and supply together/separately by emission. This approach is also the formula for sustainable growth that will be mentioned below.



4. MONEY AS A MEANS OF SAVING



In liberal economies, the saving of money aims to gain money form interest. The functions attributed to money by liberal approach causes:

a) The withdrawal of money from production and out of the real economy,

b) Money to become monopolized in the hands of a few,

c) The domination of global powers who store the money to rule the goods and services produced all over the world,

d) The increase of production costs,

e) The shrinkage of demand,

f) The decline in workman salaries and productivity.



In NEM the circulation of money in the market is costless. Therefore money is saved in order to;

a) produce goods and services,

b) meet daily consumption needs,

c) meet future need.

e.g. money is saved for the times of a funeral, wedding, hajj, natural disaster and illness.



The function attributed to money as a means of saving causes;



1) the free circulation of money,

2) the increase in production and demand,

3) the improvement of distribution of wealth.



The incorrect monetary policies employed until now has not only prevented the individuals ability to consume at the desired amount but also made it impossible to utilize the resources properly.



In our model, the today’s fast growing economies’ problem of ENDING RECESSION AND OBTAINING SUSTAINABLE GROWTH, and the seemingly impossible problem of UNEMPLOYMENT are both resolved.



The solution is a national mobilization in production, supported by a balance in consumption that is a result of state-public partnerships financed by emission in the form of credits without interest that evaluates the national resources in a Social State approach.



The NEM resolves the INFLATION problem by reducing costs of production by government-financed projects, a tax-free, an interest-free economy, and the strict state control over arbitrarily pricing.



In this respect, the NEM resolves all the problems such as; THE BALANCE IN THE DISTRIBUTION OF WEATH, THE ACHIVEMENT OF SUSTAINABLE GROWTH, AND THE ACHIEVEMENT OF FULL EMPLOYEMENT, which the Capitalist system left unsolved and accepted as unavoidable as seen in the current economical crisis.



In our thesis another crucial task of the state is to make all the national resources which actually belong to the people to benefit the people. In that way, the resources would be fully utilized and the resources would cause a mobilization of productions as they were used in production in the most beneficial way.



For instance, the oil reserve located in any part of the country belongs to the whole country. And this mine should be operated by the government to benefit all of the people. This model is a state-public partnership. The people should hold some of the shares of the mining company and the rest of the shares belonging to the state should be used in public expenditure.

The partnership of the people to these facilities would be possible by the interest-free credits given to the ordinary people through an increase in emission.



This issue is especially important for Turkey. This is because we have mineral resources of worth nearly 3 quadrillion USD and with new legislations our national treasures are handed over to foreign companies nearly for free. As a consequence, Turkey is transformed into “a beggar sitting on treasure” and borrows debts from the same foreigners with high interest rates. This is nothing but buying back our money with more money.



According to the NEM, we should start a “complete production mobilization”. The KOBIs and tradesman would be supported by interest-free credits, the farmers would be supported by credits based on their yearly harvest yield before they plant the crop, the transporters, and all the drivers would be supported by long term interest-free credits to buy new vehicles, and the industrialists would be supported by long-term, interest-free, project based credits. By this way both the production and consumption would be encouraged.

According to our model, the state’s support for the people is an economical rule.

Another project that would boost up production is the support of the state to finance its citizens with interest-free credits for investment and production purposes. In this way both the production would increase and costs would be reduced. The equal conditions of opportunity would be obtained for all citizens. These credits given on project basis should be monitored at every stage and the project owner should be informed of the progress and the process should be secured with necessary legal measures and support.



On the other hand the state also has the duty to market the products of its people both as acting as a Social State and also by implementing necessary monetary policies. The marketing of the products is more important that the granting of credits to the producers. It is because; if the producer can’t find market for his products, he is doomed to ruin his business. In other words, the state should be the buyer in the market and support certain sectors, especially strategically industries by public expenditures.



The state also has to be key player in high technology and high capital requiring sectors.



“The Mobilization for Production and Lumpsum Growth” is an important project of the NEM. The state has to implement this move and work on necessary fields to achieve sustainable growth. This intervention is critical since our thesis disproves the claims by the Capitalist view that the market would eventually reach equilibrium in reaction to outside influences.

As mentioned above, in growing economies there exists a gap between production and consumption. If this gap is not eliminated by increasing emission, it is impossible for the economy to stay stable in time.



According to the NEM, this gap formed as a consequence of the nature of the economy may only be eliminated by the state intervention.

It is essential for the market that the state fills this gap by increasing emission using its senyoraj right.



At the same time, the state has to offer its producers the chance to compete in foreign markets by cost and price advantages made possible by emission.



Along with all these production supports, the state has to implement all kinds of anti-damping and customs fee arrangement in order to protect its people.



In the NEM the TAX issue is also handled in a distinct way. In the Capitalist view the only income of the state is tax. On the contrary, our model classifies the state incomes into three groups.



First is the tax income.

Second is the income of the state from the state-public enterprises that run the national resources. It is worth remembering again the value of our unexploited mineral resources is nearly 3 quadrillion USD.



Considering that our annual expenditure is roughly 50 billion USD, the money gained by the exploitation of our mineral resources would be sufficient to feed the nation forever. But today we are forced to beg for foreign debts as a result of foreign backed-up, incorrect policies.

It shouldn’t be forgotten that our present situation as a “beggar sitting on a treasure” is to be blamed on all of the past governments which we have supported by our own votes and brought to power.



The third income of the state is the senyoraj income of the state formed by the growing economy.



Our thesis has underlined that the state should be “the giving hand not the taking hand”. In today’s Capitalist economies the state collects the taxes from the people, and returns a small part of it as public services, but most of the part goes to certain capital groups by the means of interest. On the contrary, in the NEM the state returns all or even more than it collects back to its people as services.



Our understanding of tax is different from the accustomed view and our tax is a “tax that grows the economy”.

But, is it possible to have a “tax that grows the economy”?



As you know the Liberal view aims to shrink the state. What is aimed is to shrink the state, to reduce public expenditure and form a state that serves the public less. On the other hand it aims to increase the tax collection.



In countries where this system is applied, trillion dollars of the tax incomes of the state is transferred to global monetary groups as a back payment for the high interest debts the country borrowed.



If we look closely the Liberal views, as seen also in our country, insists on projects that don’t pay the debts but cause them to increase even more. They force governments to implement programs called “sustainable debts” programs which are in fact “continuously borrow debts” programs. All the work done is aimed to secure the money of the ones who sell money to the country. Unfortunately, no one cares about the people of the country.



In the NEM, the first policy would be to implement a “costless money model” so that there won’t be any interest expenditure in the budget. So the state returns all or even more than it collects back to its people as services. Our model introduces two more incomes to the state other than the tax incomes; the senyoraj income and the income from the natural resources facilities.



As known, the tax in Capitalist system not only reduces consumption but also lowers production and increases cost of production.



Let us first look at how the tax rates effect the consumption and who should be the ones to pay tax.



As an example let us assume that we collect 1000 units of tax. If we collect this tax from the lower income people this would reflect to the consumption as a 1000 unit reduction. But if we collect this tax from the upper income group, this would have a minimal, “zero” effect on the consumption.



In other words as the income of the individuals increases the effect of taxation on consumption is reduced. Because of this, collection of taxes from the lower income people does nothing but damage to the economy.



So what has to be done is to collect taxes from the rich. This specific income level might change from country to country or time to time, but we specify that under current conditions in our country, the ones having an annual income less than 100.000 YTL should be exempt from any taxes.



Not taking taxes from the lower income group would not decrease the tax income of the state, just the opposite it would increase the income. In addition, the lower income groups supported by the social policies of the state, would increase consumption and in turn cause an increase in production. In that way, the tax would act as a lever in elevating the economy.



In conclusion, the state not taxing the lower income group results in an increase of the total tax income.

This also eliminates the unbalance in the distribution of wealth.



If we give an example for this issue, for instance if we assume that a man has an annual income of 20.000 YTL and the tax he has to pay is 8.000 YTL. If the state doesn’t take that 8.000 YTL as tax, the same amount will be spent as consumption and exchange from one hand to another in the market.



Considering Turkey’s conditions today, we might assume that the money changes 15 hands in one year. So, the total amount of consumption in the market would be 120.000 YTL (15x 8.000 YTL) when the money was not taken away as tax. Following the increase in consumption, the production would increase and this production increase would generate a tax amount maybe 4 times greater than the initial 8.000 YTL.

We wouldn’t get the same results if we were not to take the tax from the higher income group, since most of the money would be saved and there would be little influence on the consumption.



After explaining the relation between income level and tax, let us now look at tax influence on investment expenditures…Nowadays, taxes deprive the small tradesman of the capital he needs to perform small investments. On the contrary, if taxes were not taken from this group they would have the ability to make small investments.



The capital needed by the larger cooperation and investors would be financed by the state with zero interest loans according to the NEM. The small businesses would also have the right to benefit from these credits given on project basis.



The NEM also states that indirect taxes should be removed. Or else, these indirect taxes are applied regardless of the income level and cause great Social Injustice.



The incorrect tax policies applied today not only increase the unbalance in the distribution of wealth but also decrease the tax income of the state.



The collected taxes also have an effect on increasing inflation. High tax rates results in an increase in the production costs. In many countries, especially Turkey the inflation present should be described as “cost induced inflation”.

It is merely a dream to hope that the inflation would go down without lowering the cost of production.



The distribution of wealth would be balanced by the NEM which proposes that the lower income group (less than 100.000 YTL annual income) would be exempt from taxes, employment would be exempt from taxes, and there won’t be any indirect taxes.



Also according to the NEM, the increased consumption would increase production and in turn solve unemployment problem.



As a result the state would collect much more tax from her exponentially growing economy.



It is for these reasons the tax is a tool for economic growth in the NEM.



In Capitalist view, as the people were crushed under unjust taxes, the emerging decrease in demand and loss of currency in the market are not accounted for.



But the NEM proposes a method where the state increases emission and uses senyoraj income to resolve the question.



In a country, the Gross National Product is described as “the money equivalent of the total annual product of commodities and services produced”. And it is a must that a portion of this money equivalent of these commodities and services be always present in the market for the survival of the economy.



For example; Let us assume we plant 1 bag of corn and harvest 10 bags of corn. If the property of money of being a counterparty of labor and production is not utilized this surplus of 9 bags of corn causes a reduction of demand in the market. The money that has to be in the market has to be the counterpart of these 9 bags of corn.

Emission is the amount of currency equivalent to this production and services.



This amount should be equivalent to the EMMISION as the amount of currency introduced by the central bank, but in Capitalist system it is transferred to the market by different means. In practice, the “SENYORAJ Income” of the state gained by emission is taken away and in reality by giving foreign loans, the “sovereignty” of the states is taken away.





As a necessity of the Capitalist system the ratio needed for the system are gathered from the loans with interest rate to the less developed and developing countries .



We are seeing an example of this horable trick. Nations turning the Center Bank independent from the government; the senyorage income right of the governments over Center Bank is forbidenned.



In developing countries’s instead of senyorage income the developed countries’ Center Bank Money is loaned with an interest rate. At this case the countries who get the loaned money are obliged to pay interest to the global forces. And they also transfer their senyorage incomes.

As a result countries, as in Turkey case are pushed into a very big debt marsh.



Since years we are trying to take the attention of our public about these topics ; but now in Turkey and also all over the world names who are respected in their areas mentioning the same thing.



As a matter of fact T.C Center Bank former President Mr Yaman Toruner mentioned in his article in Milliyet that; Developing Countries are not allowed to use senyorage income right, instead of this developed countries use senyorage income right on behalf of these developing countries with emissioning their hard currency. By this emission they are getting tax from these developing countries.

Yaman Toruner says “Center Banks are very important invention like a fire and whell. By means of Center Banks governments print money and a get a senyorage income same level of the emission. This means that governments take a tax with the printed money in Center Banks. With this point of wiev Center Banks are part of the countries and they can not be independent from the countries.



With another way of word the Center Bank’s being independent means that they are not belong to that country but they are belonged to Capilatist Systems’s Directors or Managers. If a country is already ready to obey the Capitalist System Managers requests than with an approve this country Center Banks will be independent.



Real senyorage incomes are gathered in Developed Countries’ economies. To control this income of developed countries; developing countries Center Banks have to be independent and indepence has to be a principle in operation. olmasi, bagimsizligin prensip edinilmesi, We mean that countries’s benefits has to be protected.rather than the other countries’s benefits. Developed countries’s Center Banks mint their hard currency which are accepted real exchange tools. The publics of the developing countries has to pay, use an investment tool, and use as a loan tool the the amount of the hard currencies which has no corresponding.



Independent Central Banks of developing countries provide hard currency money in their reserve. The Central Banks of Countries which can mint hard currency mint many times demand from outside of their country much more than the demand in their country.



Developed Economies mint money with an amount of money which is demand from other coutries. And they collect senyorage income from this money. In an another word developed countries , collect tax from developing coutries over their Central Bank.

International Credit Associations advise us ; “Instead of increasing the volume of emission and producing, loan the money by an interest rate and make the production with this foreign money.”



The authorities who says; “Don’t mint money there will be inflation” defence their ideas with a hypothysis that “If the Central Bank mints money this will create inflation; but if we loan money with interest rate and finance the production with this loaned money there will be no inflation and because of that our country can develop with this way” But these ideas and the proofs to defend these ideas are nonsense.



In the countries affected from IMF wise foundations investments waits for foreigners to do. The idea that “Foreigners will come , they will invest and we will employed there” mentality is dominating in our country Turkey. But we also mentioned in the beginning only mine reserves of this country is about 3 katrillion dollars.



What has to be done is not waiting with opening our hands like beggars, to operate these sources with government-public solidarity.



Existing of foreign currency in a country ; means that it will find a correspondance with public labour and production. This is a transfer of wealth and labour to foreign countries and global investors . Unfortunately from many years Turkish economy is living the same consequence over the years.



Putting reserve foreign currency in a Central Bank other the domestic money or putting into the circulation means that the country which puts money and circulating it are finasing other countries.



Today our country and far east countries Cental Banks have a big amount of US dollars as a reserve. As an example Japanese Central Bank has a US reseve about 800 billion USD. This means that Japanese Public made a 800 billion USD amount production and US mint money absolutely no cost(paper and printing colors) they transfered this production and the labour to itself.



In turkey condition is worse. Because we are giving permission of foreign currency not only in our Central Bank and also in the circulation in national market.

It means that we can not use our senyorage income right with the money in the emission. And more to that we are using foreign papers which Fofeign Central Banks mint and send to us. And we transfer senyorage income right to foreign economies.





Liberal wiev mentiones about “The Circulation of Money freely” what they are mentioning about is the money in the hands of global investment. The background of this idea is “ to enter the countries economy easily and to exploit that country” But the National Economy Model mentiones about money has to reach everbody when we say “Free Circulation of National Money



Because if there an opposite wiev money will be collected in some determined hands; market control will be done by a small group of people. This is the transfer of income with a interest to the same people..



Speculative purpose movement of the money give the same result. All of these conditions , causes unstabilitiy in income distrubition and also economy will be become narrower.



The other barrier on the senyorage income right of the government is the recorded money that private banks produced in the money system. Private banks produce recorded money by the help of the deposit money they collected. Banks send this money to the circulation as a recorded money.



Issuing of recorded money of private banks prevent the governments to make strong money molicy. So the government loose the guide to the markets and trnasfer this right to the banks.



If the money which has a demand in the markets taken from the recorded mnoney of the banks instead of Central Bank money mint gives the senyorage income right to these banks instead of the government. Recorded money is the compensation of public production and labour ; banks transfer the public and government incomes to theriselves.

As a conclusion to our explanations we say that the only way of saving the countries from loaning swamp is to put the emission in the money system instead of expensive foreign money.



In National Economy Model increasing the emmision volume with determined amounts will increase the senyorage income is an obligation for governments. Otherwise because of there will not be enough consumption and economy will not come to equilibrium.



The idea who are against senyorage income seems to be “Increasing amount of money will increases the prices wiev”

But the people who put this false claim forward are supporting foreign credits which are taken with an interest and other side they also supported the recorded money system of banks. The statements of T.C Central Bank President Mr Serdengecti are attracting the attention.

Serdengecti says “ The ratio of the emission rate to the national income is low. Central Bank is not minting money it has to do for a while. The aim of this is to hold the interest rates high. If Central Bank stop to serve the people who are winning from money, and if it mints money interest rates will go lower , production and investment will be high, because of production increase inflation rate will decrease.” Hurriyet Newspaper 17.01.2005.



The people who are against the senyorage income want to sell money and want to get interest from this sale. If governments increrase their emissiion volume and incres their senyorage inome; tahn the global usurers and domestic Subcontractor will loose a very big income door.



National Economy Model, takes the Senyorage Income both an economic rule and also it formulates waht factors affect the income.



In our thysis ; government will not loan money it will use its senyorage right and increase the volume of the emission. Thss means that governmnet will mint the money that will be used domestically. This senyorage income will go social expense. Governent will give salary to housewifes, credits to farmers and and the people living in rural areas. These activities will do;



a) Productin will triggewred.,

b)Consumer will begin to be supporrted.





Seniorage income will be the the main supporter of the Consumer Side in Social Government Project

And than labours, officials, villagers, farmers it means all parts of the consumer side consume capability will be increased. In the opposite of that manufacturers will produce more and contious demand volume will increase the manufacturer’s production level. These two elements will work like suction and force pump. The desired balance will be caught



The governments which meets the labour and production with its own money can make public expensen without loaning.



If the money which doesn’t meet the labour and the production than there will be lack of money. Markets stagnate. AtEmek ve üretimin karsiligi elde edilen kâr mukabili paranin at thss stage seniorage will be the source of income.



The other topic in our economy model is “At some times seniorage income can be put in the economy without thinking that the production and labour. “

The seniorage income which has to be put into practice compesation to labour and the production generally , in some cases can be used without looking for and compensation like labour and production. Than the economy grows again.



As an example; if there is no financial fonds for building main roads, all labours and the machinery belongs to yourself than you can use seniorage income compensating this issue and economy grows.





The same method is applied for underground minerals. The similar example is for agriculture.



You don’t need to pay to the farmers money in your hand. You can increase the volume of emission with a seniorage income in agriculture sector because with the compensation of labour and production you can support the production.



We mean that in our thysis we don’t need to see the profit of the labour and the production for using emission.



If the profit with labour and the production seen the main of the emission increase is to protect against conditional inflation. If there is any inflation risk government’s insist on price controls can prevent inflation risk.



As seen We can not compare the advantages of seniorage income in National Economy Model with the loaning money with interest.



Up to this stage we mentioned about to save the economy from inflation by reducing the cost items with a government support, new wiev to the taxation, increasing the emission volume, and making the interest rates 0 by using seniorage income right.



We state at this stage that interest break the equilibrium point of the economy, and it brings the capital to certain hands and it prevents social justice.



The main source of the big economic problems like recession, stagfilation, inflation and unemployment is also interest.



It is impossible to meet the “equilibrium of the market” is impossible with interest.

The economies which money is the “interest slavery” position money can not do its duty; than the mechanism which will bring the economy to the equlirium production and consuption mechanism will not operate effectively.



The money has to be in the pockets of everyone for producing and the consupting , is not in hands of these people but very small portion of the society.



In the world the money which is turning in the markets for interest sake is much more than the money used in production and consumption.



Leading the developing countries in many of the countries money gathered in definite capital groups. And these groups are levy a tribute all other groups in the p

Die Abschlussrede von Prof. Dr. Haydar BAS BAS beim MEM Kongress in Istanbul

Das 21. Jahrhundert ist ein Jahrhundert in dem sich der Begriff der Souveränität geändert hat. So legt schließlich John Naisbitt, ein Ideologe der Globalisierung, folgende Annäherung vor:

„Wir sehen, dass große Konzerne noch besser arbeiten, indem sie in unabhängige und kleine Einheiten spalten. Das Gleiche gilt auch für Länder. Falls wir die Welt in einen Zustand eines einzigen Marktes bringen möchten, müssen ihre Teile klein sein…“

Wir leben in einer Welt in der sich die ökonomische Unabhängigkeit innerhalb der Unabhängigkeit der Staaten immer mehr zu einer bestimmenden Tatsache wandelt.

Wir erleben eine neue Kriegsperiode ohne Waffen, in der Länder über die Überschuldung unter das Joch der Kredit gewährenden Nationen fallen und damit einhergehend sozialen und kulturelle Zugeständnisse machen.

In der heutigen Zeit in der aus ökonomischer Betrachtung die Grenzen ihre Bedeutung verloren haben, ist die erste Idee, die die globalen Mächte dieser Welt den unterentwickelten Ländern aufoktroyieren, diejenige, dass der Gedanke des nationalen Staates unnötig geworden sei.

Die Völker, die die Idee vom nationalen Staat verloren haben, stehen jeder Art von Bedrohung von außen offen und ausweglos gegenüber. Dazu können die an schwere Bedingungen geknüpften Kredite, die unter dem Deckmantel von Hilfsleistungen sich realisierenden politischen Zugeständnisse und die Aufhebung aller Hürden für ausländischen Investoren gezählt werden. Das was auf diese Weise erstrebt wird, ist die Aufhebung der Unabhängigkeit. Es liegt auf der Hand, dass im Verlauf dieses Prozess sich keiner vorfinden wird, der an das Wohl des Volkes und der Gesellschaft denkt.

Die Industrieländer, die mit globalen Spielen die Welt beherrschen wollen, verwenden die Ressourcen der unterentwickelten Länder für eigene Vorteile.

Das Ziel der Globalisierung ist soundso die Ausbeutung der Ressourcen der unterentwickelten Länder der Welt und die Besetzung aller Gebiete dieser Länder.

Wir erkennen heutzutage auf welche verheerende Art und Weise der als „natürliche Selektion“ bekannte und die Welt beherrschender kapitalistische Slogan greift und der Mächtige die Schwachen unterdrückt. Der angebliche Wohlstand und Aufschwung für die Bevölkerung ist lediglich eine leere Rede, den in im kapitalistischen System wird diese zu einem Objekt der Ausbeutung.

Nach dem 2. Weltkrieg fanden die vorgebrachten politischen Hilfsprogrammen Zugang zu den Fortschrittsbemühen der wenig entwickelten Länder.



Dabei neigen die die unterentwickelten Länder, die ihre Fortschrittsbestrebungen an ausländisches Kapital knüpfen, ihre Köpfe vor jeder Forderung damit fremdes Kapital fließt. Dazu gehört der Verzicht auf „nationale Rechte“ und die Zustimmung für Abkommen, die den Ausverkauf des eigenen Landes bedeuten.

In der neuen Weltordnung werden die unterentwickelten Länder, besonders nach dem 2. Weltkrieg angeregt ihre Fortschrittsbestreben über Entwicklungsprojekten zu gestallten, die an Auslandsverschuldungen geknüpft sind.

Indem diese Länder in einen Schuldensumpf geworfen wurden, entstanden im Rahmen von ökonomischen Aufbauplänen vom Ausland eine Reihe politische und soziale Forderungen auf landwirtschaftliche, industrielle, finanzielle und andere Reformen.

Alle Kredite vom Ausland sind an Bedingungen geknüpft. Die Unternehmen hingegen werden ermuntert einen Großteil der Kredite zu kaufen.

Während der Staat versucht die Auslandschulden zu bezahlen, erzielen die internationalen mit ihren Investitionen im Landesinnern große Profite.

Unterdessen verschulden sich der Staat und das Volk, auf der anderen Seite kommt es zu Partnerschaften zwischen den Kredite gewährenden und Profit erzielenden Unternehmen und einheimischen Teilhabern.

In der globalen Welt wenden die großen Kapitalinhaber die Methode „Geld mit Geld zu verdienen“, anstatt zu produzieren. Mit dieser Methode zogen sie sich aus der an Risiko und Aufwand beruhenden Produktion zurück.

Diese Unternehmen lassen in Ländern produzieren, in denen die Arbeitskraft und die Ressourcen sehr günstig sind. Denn auf den Geld- und Kapitalmärkten der unterentwickelten Ländern mit „Geldspekulationen Geld zu verdienen“ ist noch leichter.

Die Bezeichnung und die Adresse für die Ausbeutungsmethode in der neuen Weltordnung lautet „internationale Konzerne“. Die heutige Existenz von 300 internationalen Konzernen macht 25% der vorhandenen Produktion der gesamten Welt aus. 65% des Welthandels beaufsichtigen 500 große Konzerne.

Das globale Kapital möchten von den Entwicklungsländern nicht bloß die Tilgung der gewährten Weltbank und IWF Kredite. Sie verlangen auch die Erfüllung von Bedingungen wie die Durchführung schwerer Entwicklungsprogramme, die die Landwirtschaft und Viehhaltung in den Ruin führen, die die Bevölkerung an die Hungersgrenze schleifen.

Diese drei aus der Sicht der Weltwirtschaft besonders wichtige Angelegenheiten wurden über die Wirtschaftsgeschichte hinweg behandelt:

1. Eine gerechte Lohnverteilung

2. Ein stetiger Wachstum

3. Das Erreichen von Vollbeschäftigung, d.h. die Aufhebung von Arbeitslosigkeit.

Das Nationale Wirtschaftsmodell entstand, in dem genau diese drei Angelegenheit diesem zur Grundlage genommen wurden. Das Nationale Wirtschaftsmodell bringt zu diesen Punkten auch tatsächlich Lösungen.

Aus diesem Grund stellt es keine Antithese dar, sondern eine die alleinige These zur Lösung der Probleme für den Wohlstand der Völker.

Betrachten wir nun die Hauptpunkte unserer These…

Diese der Wirtschaftsliteratur vorgebrachte These ist eine Antwort auf die Frage eines russischen Freundes, die wie folgt lautete: „Wir litten unter dem Sozialismus, unter dem Kapitalismus hingegen leidet die ganze Welt! Welches ist nun das Modell, das die Lohnverteilung verbessern, ständiges Wachstum leisten und Vollbeschäftigung schaffen wird?“.

Diese Frage ist so alt wie die Menschheitsgeschichte und wurde auch immer in der Vergangenheit der Ökonomie gestellt, doch man fand bis heute keine Antwort darauf.

In dieser Beziehung ist das Nationale Wirtschaftsmodell vor den erprobten Wirtschaftssystemen keine Antithese, sondern mit seinen originellen Regeln für die Ökonomie eine gänzlich neue Betrachtungsweise. Aus dieser Sicht birgt unsere These nicht nur für unser türkisches Volk, sondern für das Wohl aller Völker dieser Welt die alleinige Lösung. Jedes seiner Kapitel sollte sorgfältig untersucht werden.



Was ist das Nationale Wirtschaftsmodell?

Das Nationale Wirtschaftsmodell ist die Wissenschaft davon, wie Menschen ihre begrenzten Bedürfnisse mit den unbegrenzten Ressourcen decken können und die Formel dafür, wie die Länder das Vermögen im Bedarfsfall jede Art von Waren und Dienstleistungen produzieren können, d.h. diese ohne Inlands- Auslandsverschuldung sich verschaffen können. Aus diese Sicht ist das Nationale Wirtschaftsmodell der Einzige Weg für den Aufschwung der Länder und Völker und für deren wirtschaftliche Unabhängigkeit.

Beginnen wir unsere These, indem wir unsere neue Betrachtungsweise auf die fundamentalen Themen wie „Bedürfnisse und Ressourcen“ vorstellen

Bekanntlich ist das Ziel und Bestreben der Ökonomie der Mensch. Es ist schwierig, gar unmöglich, dass ein Modell erfolgreich wird, das nicht aus den Besonderheiten des Menschen und seinen Bedürfnissen ausgeht.

Die Erfolglosigkeit der Resultate in den heutigen Wirtschaftsmodellen belegt diese Tatsache. Denn alle diese Modelle nahmen ihre Einführung in dieses Thema damit vor, indem sie den Menschen als „ihren Systemen passend“ darstellten, anstatt „den Menschen zu beschreiben“.

Zum Beispiel ist das Modell vom homo ökonomicus (dem Wirtschaftsmenschen) ein Menschentyp des Kapitalismus, der seine eigenen Vorteile auf die höchste Stufe stellt.

Und es ist klar, dass damit außer eine kleine Minderheit, die Völker nicht zu Wohlstand gelangen werden.

Das mit der westlichen Anschauung des Menschen Form annehmende ökonomische Thema der Wirtschaftssysteme wurde auf das Irrtum gegründet, dass „die Bedürfnisse des Menschen unbegrenzt sind“. Demnach sind die für die unbegrenzten Bedürfnisse notwendigen Ressourcen begrenzt.

In diesen Systemen, in denen die Ressourcen als begrenzt aufgefasst wurden, wurden Fragen wie „Was?“, „Wie viel soll produziert werden?“ im Lichte der Betrachtung aufgefasst, dass die Ressourcen begrenzt sind. Schließlich konnten sie beschränkte Modelle entwickeln, die eine kleine Schicht zum Wohlstand führte, während der Rest Hunger und Not nicht zu bewältigen imstande war. Anders ausgedrückt, wurde der Umstand als „Probleme, deren Lösung nicht möglich sind“ bezeichnet und somit etablierte sich die Wirtschaft.

Aus diesem Grund stellt der Ausbeutungsgedanke im Kapitalismus einen anerkannten Weg dar, um zu den begrenzten Ressourcen zu gelangen.

Aus diesem Grund wird die Arbeiterschicht als Sklave betrachtet. Das Verständnis des Arbeiters können wir quasi als „modernes Sklaventum“ bezeichnen.

Es ist eine bekannte Tatsache, dass der Westen, der die Bedürfnisse als unbegrenzt und die Ressourcen als begrenzt ansieht, bis heute keinen Erfolg verzeichnen konnte, was der Wohlstand der gesamten Gesellschaft anbetrifft.

Auf welche Weise wird aber im Nationalen Wirtschaftsmodell der menschliche Faktor behandelt.

Unserer These nach ist die Behauptung, dass die Ressourcen für die Deckung der menschlichen Bedürfnisse unausreichend sind falsch. Ganz im Gegenteil befinden sich zur Deckung der menschlichen Bedürfnisse auf der Welt und im Weltraum tausende von Ressourcen „die unbegrenzt sind oder sich ständig erneuern“. Demgegenüber sind die Bedürfnisse der Menschen begrenzt.

Wenn es um den Menschen geht, dann muss man im Zusammenhang der Unbegrenztheit von seinen „Begierden“ ausgehen.

Denn die begrenzten Bedürfnisse des Menschen wie essen, trinken, Wärme, Bekleidung, Unterkunft, etc. sind nicht so komplex und es existieren hunderte, gar tausende von Ressourcen, um diese zu decken.

Sollten wir nun Beispiele für die richtige Verwertung dieser unbegrenzten Ressourcen anführen, wären da Mineralien, Energie Systeme (Sonnenenergie, Windenergie, geothermale Energie, Energie aus Biomasse, Windenergie, Strömungsenergie, Brennstoffzellen), Landwirtschaft, Tierhaltung und Nebenprodukte, Forsterzeugnisse, Meereserzeugnisse und bekannte wie auch unbekannte, sich ständig erneuernde tausende von Ressourcen.

Als ein Beweis für die Richtigkeit unserer These, und zwar dass „die Bedürfnisse begrenzt, aber die Ressourcen unbegrenzt sind“ ist das Problem der Deflation, die wir in den westlichen Gesellschaften und in der Türkei erleben… Dieses Problem, das aus der Knappheit der Nachfrage resultiert, wäre nicht entstanden, wenn die Ressourcen gemäß den Bedürfnisse nicht gering gewesen wären.

An dieser Stelle möchten wir über die Deflation reden, die mit derm Nationalen Wirtschaftsmodel gelöst werden kann.

Bekanntlich ist Deflation die Bezeichnung für den Fall der Preise von ihrem allgemeinen Niveau.

Dieses im Vergleich mit der Inflation noch gefährlichere Problem, gefährdet heutzutage an erster Stelle die Ökonomie unseres Landes, aber auch alle Ökonomien auf der Welt.

Der Fall der Preise von ihrem allgemeinem Niveau hat seine Ursache in der unausreichenden Nachfrage. In dieser Lage drosseln die Firmen die Produktion, entlassen Arbeiter. Während auf der einen Seite die Verbraucher ihre vorhandene Nachfrage mit der Vermutung auf Preissenkung vermindern, zieht auf der anderen Seite die wachsende Arbeitslosigkeit die mangelnde Nachfrage noch weiter nach unten.

Der klassische Fuß des kapitalistischen Verständnisses, der die Angelegenheit behandelt, hat das Irrtum angenommen, dass die Preise und die Arbeiterlöhne flexibel sind und dass das System sich selbst reparieren kann.

Keynes hingegen, der die Idee von der Selbstregulierung der Märkte nicht akzeptiert, verteidigte die Ansicht, dass die Nachfrage durch Erhöhung der öffentlichen Ausgaben unterstützt werden soll. Diese teilweise erfolgreiche Anwendung führte unter Verwendung „kostenreicher Gelder“ (Kredite mit hohen Zinsen) für öffentliche Ausgaben die Länder zeitweise in die Inflation und in die Schuldenspirale.

Denn die Regierungen sind gezwungen, wenn sie Kredite mit hohen Zinsen holen, für die Tilgung dieser Kredite die Steuersätze zu erhöhen und zusätzlich die laufenden und die sozialen Kosten zu senken.

Während in dieser Lage die Unkosten wegen den steigenden Steuern wachsen, werden mittelfristig die öffentlichen Ausgaben gekürzt, auch wird mit Steuern das Geld vom Markt gezogen, ebenso die Ursache geliefert, dass die Nachfrage der Haushalte sich vermindert.

Schließlich haben die Weltökonomien eine neue Krankheit kennen gelernt, die als Stagflation bezeichnet wird. Auf dem Punkt, an dem der Kapitalismus blind ist, liegt der Grund für die Stagflation. Das heißt, man versuchte den seitens des Volkes nicht existierenden Verbrauch mit offenen kostenreichen Gelder über öffentliche Ausgaben zu decken.

Bevor wir an dieser Stelle mit dem Nationalen Wirtschaftsmodell an die Lösung dieses Problems herangehen, gilt es zuerst eine Sache zu bestimmten: Warum geraten wachsende Ökonomien nach einer bestimmten Zeit in eine Phase des Stillstandes und können kein ständiges Wachstum gewährleisten?

Eine andere fundamentale Sache im Nationalen Wirtschaftsmodell ist folgende: Die Idee „jedes Angebot wird seine eigene Nachfrage hervorrufen“ ist ein ernst zu nehmendes Irrtum. Falls sie über eine wachsende Ökonomie verfügen, ist es nicht möglich die für dieses Wachstum notwendige Verbrauchsmenge über die Löhne zu decken. Es ist nach jeder Periode notwendig die im Verhältnis zum Wachstum stehende und mangelnde Verbrauchsmenge mit Emissionen zu schließen.

Nach einigen Jahren nimmt dieser Nachfragemangel in wachsenden Ökonomien die Form eines unentrinnbaren Problems an. Wir können diese Lage mit dem Körper eines wachsenden Menschen vergleichen, der zusammenbricht, weil der den Körper tragende Knochenbau sich nicht weiterentwickelt hat.

Als wir in den 90ern Jahren diese unsere Ansichten vortrugen, hatte die Welt bis dato noch keine Begegnung mit der Deflation gehabt. An diesen Tagen erwähnten wir, dass die Weltwirtschaft in den kommenden Tagen ernsthafte Marktprobleme erleiden wird und dass besonders in schnell wachsende Ökonomien im Falle, dass wenn keine notwendigen Emissionsregulierungen getroffen werden eine Deflationsperiode durchlebt wird.

Wenn sie sich erinnern, war es Japan, das als erstes in einer Periode der Deflation geriet. Obwohl die nominellen Zinsen auf Null gesenkt wurden, blieben die reellen Zinsen positiv. Die japanischen Haushalte verringerten ihre Ausgaben deutlich, da ihre Kaufkraft zurück ging und sie kein Vertrauen in die Zukunft hatten. Dies führte zur Preisverfall und zum Anstieg der Warenbestände. Die japanische Wirtschaft hat sich immer noch nicht aus dieser Lage befreien können.

Außerdem befindet sich Japan, das auf die Ausfuhr in die USA gekettet hat mit den in seiner Hand befindenden 800 Milliarden US amerikanischen Dollar in arger Bedrängnis.

Auf der anderen Seite bekundeten wir Januar des Jahres 2003 in TV Kanälen bei verschiedenen Interviews, dass die deutsche Wirtschaft im Jahre 2003 zum Stillstand kommen wird und im Anschluss die Arbeitslosigkeit anwachsen wird. Wir sagten, dass Deutschland die Maastricht Kriterien nicht beachten wird und gezwungen sein wird, die öffentlichen Ausgaben zu erhöhen wird, sogar innerhalb kurzer Zeit gezwungen sein wird, Schulden zu machen.

Diejenigen, die die deutsche Wirtschaft aus der Nähe verfolgen werden wissen, dass die deutsche Ökonomie im Jahre 2003 in eine Periode des Stillstandes eintrat. Im Anschluss begann die Arbeitslosigkeit zu steigen. Heute steht Deutschland vor der größten Arbeitslosigkeit seit 72 Jahren. Deutschland gibt selbst zu, dass es mit seinen 5 Millionen Arbeitslosen einer sehr schwierigen Lagen gegenübersteht. Daneben hält sich Deutschland, das 40 Milliarden Dollar Außenschulden tätigt, auch nicht an die Maastricht Kriterien und ruft ernsthafte Diskussionen innerhalb der EU hervor.

So wie wir zuvor erläuterten, wird die EU spätestens in 15 Jahren gezwungen sein, sich aufzulösen.

Deutschland verfügte über eine wachsende Wirtschaft, erst dann als es die Mark verließ und zur Euro überging, fand sich keine Geldmenge im Verhältnis zu dieser wachsenden Wirtschaft auf den Märkten vor. Denn nun lag das Recht Geld zu drucken nicht in der Hand der Bundesbank in Berlin, sondern in der Hand der Europäischen Bank in Frankfurt.

Der einzige Grund für die in den Ökonomien auftauchende ist nicht nur die fehlende Nachfrage. Manchmal können die Ökonomie in die Deflation geraten, obwohl sich auf den Märkten viel Geld befindet. Denn das Ungleichgewicht in der Lohnverteilung ist eines der fundamentalsten Ursachen, das Deflation hervorruft.

Falls ein wichtiger Teil der Gesellschaft unter eine bestimmtes Einkommensniveau fällt, bedeutet das, dass es von da an die Konsumfähigkeit verloren hat. Selbst wenn sich auf dem Markt ein große Menge an Geld befinden sollte, ist es nicht möglich, dass die Ökonomie sich aus der Deflation befreit, wenn der Verbraucherschicht nicht vorher die Konsumfähigkeit zurück gegeben wird. Das heißt, dass lediglich die Senkung der Leitzinsen mit dem Ziel den Verbrauch anzuheben nicht ausreichend ist.



Das Beispiel der USA bestätigt diese unsere Berechnungen. Die FED, die die Zinssätze sehr lange Zeit auf 1% hielt, beabsichtigte aus der Deflation zu entrinnen, hatte jedoch nur teilweise Erfolg. Denn wegen der unverhältnismäßigen Lohnverteilung hat ein Teil der US-Bevölkerung ernsthafte Probleme die Lebensversorgung finanzieren zu können.

Außerdem hat die USA, die bemüht ist die Zinssätze auf Null zu senken, die Befürchtung, dass das Geld ohne Gegenwert aus dem Ausland wieder ins das eigene Land zurückfließt und hat deswegen diese Lage nicht weitergeführt.

Sollten wir die Türkei als Beispiel anführen, sieht die Lage nicht anders aus. Während wegen den hohen Posten die Ausgaben wachsen, erlebt sie auf der anderen Seite wegen der angewandten Zinspolitik, wodurch den Märkten Geld entzogen wird, ein ernster Engpass. Auch die TEFE und TÜFE Berechnungen in einer derartigen Ökonomie sind falsch.

Nehmen wir an, dass Weizen angebaut wird und der Preis für Weizen wegen Nachfragemangel oder Angebotüberschuss auf 30% fällt. Aber im Gegenzug während dem Anbau die Unkosten für Dünger und Treibstoff auf 35% ansteigen. Dann wäre nach der Berechnungstechnik der TÜFE, wenn die Inflation unter Beachtung der Inflation für Weizen, Treibstoff und Dünger berechnet worden wäre, ein Ergebnis von 2,5% herausgekommen. Plus 35% minus 30% ergeben 5% im Plus. Geteilt durch 2 ergibt 2,5% (wir setzen den schwerpunktmäßigen Durchschnitt von Weizen und Treibstoff plus Dünger gleich). Dabei beläuft sich die Inflation für den Bauern auf 65%, denn die Kaufkraft des Verbrauchers gilt auf 65% gesunken.

In dieser Beziehung liegt die Lösung in der gleichzeitigen Einsetzung einer Finanzpolitik, die die Produktionsausgaben senkt und in einer Geldpolitik, die die Produktion ankurbelt.

Auch bezüglich der Lohnverteilung existiert ein ernsthaftes Ungleichgewicht. Und dies ist eine wichtige Ursache für Deflation.

Das heutzutage auf der Welt herrschende Verständnis zieht nicht den Erwerb über Produktion, sondern den Weg Geld mit Geld zu verdienen.

Während auf den FEX Märkten am Tag durchschnittlich 2 Trillionen Dollar fließen, beträgt die das gesamte Jahreswirtschaftsvolumen lediglich um 6,5 Trillionen Dollar. Die auf diese Weise in den Händen bestimmter Kreise sich akkumulierende Geld verhindert das Zustandekommen einer bestimmten Nachfrage. Es ist nicht möglich, dass das kapitalistische Verständnis mit einer an die Zinswirtschaft gekoppelten Politik dieses Problem zu lösen vermag.

Um von der Deflation loszukommen ist eine einzige Regulierung nicht ausreichend. Es müssen gleichzeitig Geldpolitik, Finanzpolitik und ein dem angemessenes Wirtschaftsmodell und ein Sozialstaatverständnis ins Leben gerufen werden.

Ich sage ganz offen, dass wenn die Nationen nicht von der kapitalistischen Anschauung abrücken und das Nationale Wirtschaftsmodell nicht ins Leben hervorrufen, können sie diese Krankheit nicht loswerden.

Wie man erkennt hat der Mensch mit begrenzten Bedürfnissen an dem Punkt seine Bedürfnisse zu decken kein Problem. Das Problem der Ökonomie ist aus dem Grund der Ressourcenvielfalt Projekte zu entwickeln, um diese zum Nutzen aller zur Verfügung zu stellen.

Wenn die Unbegrenztheit der Ressourcen akzeptiert wird, geht es dem Nationalen Wirtschaftsmodell nach um die grundsätzliche Angelegenheit diese Ressourcen zu verwerten und allen Teilen der Gesellschaft zu deren Nutzen gerecht zu verteilen.

Unserer These nach ist der Mensch, der mit diese Ressourcen der Menschheit dienstbar machen soll, jemand, der über ein Verantwortungs- und Rechenschaftsgefühl verfügt.

Das Nationale Wirtschaftsmodell bringt an Stelle einer einseitigen Bewertung einer lediglich einzigen Sache der Ökonomie eine ganzheitliche Betrachtung und es ist das einzige Modell, das ein Problem in seinem Kontext als gesamtes zu lösen vermag.

Es existiert in der Wirtschaftsgeschichte keine zweite derartig umfassende These.

Unserer These nach sind alle Probleme der Ökonomie aneinander gekettet und für die Lösung einer Angelegenheit wird keine einzige unabhängige Lösung benötigt, sondern die Lösung jeder Angelegenheit, die an diese angeknüpft ist. Nur das Nationale Wirtschaftsmodell kann dies bewerkstelligen und deswegen die einzige Rettung für die Weltökonomien.

Beginnen wir mit der in unserem Nationalem Wirtschaftsmodell dargebrachten Definition des Geldes.

Der kapitalistischen Ansicht nach ist Geld lediglich ein Mittel für Tauschhandel und Besitzerwerb. Diesem Verständnis nach wurde die Besonderheit des Geldes, ein Antriebsfaktor zu sein und die Gegenleistung für die Produktion unter Einsatz von Arbeit zu sein, gar nicht beachtet.

Um sich Wissen über das Geld zu beschaffen, muss man untersuchen, welche Funktionen erfüllt Geld.

Dem Nationalen Wirtschaftsmodell nach hat Geld vier fundamentale Eigenschaften:

1. Das Geld als Antriebsfaktor

Im Nationalen Wirtschaftsmodell ist Geld ein Mittel, um zur Arbeit zu motivieren, damit die Güterproduktion und Dienstleistung zu gewährleisten. Anders ausgedrückt ist das Geld als ein „Verkehrsmittel“ ein Anlass, um die mit der Produktion und dem Verbrauch in Zusammenhang stehende Absicht hervortreten zu lassen. Bisher ist in keiner anderen ökonomischen Ansicht zur Besprechung gekommen, das Geld ein Mittel ist, um die Absicht zu Tage treten zu lassen.

Die Eigenschaft des Geldes ein Antriebsfaktor zu sein, ist im Nationalen Modell eine Funktion, die dem Geld zugeschrieben wird. Wenn das Geld als Antriebsfaktor mit dem Menschen zusammentrifft, dann wird die Absicht der Ökonomie, wie auch die der Menschen deutlich. Somit ist Geld so wie die Wirtschaftsschulen behaupten, ein Tuch, das die Ökonomie bedeckt. Das heißt, es ist nicht neutral (ohne Wirkung). Ganz im Gegenteil, es nimmt eine aktive Rolle ein, da es Produktion und Verbrauch ankurbelt. Wenn die Besonderheit des Geldes als Antriebsfaktor benutzt wird, können unbegrenzte Ressourcen zum Nutzen der Menschen zu diensten gestellt und damit kann man zum Besitzer über unbegrenzte Schätze werden.

2. Die Gegenleistung für Arbeitsleistung und Produktion

Wenn es in der Praxis kein Geld geben würde, dann könnten grundsätzliche Bedürfnisse, wie Lebensmittel, Bekleidung, Unterkunft, Sicherheit und Gesundheit nicht gedeckt werden, wie auch keine Arbeitsleitung motiviert werden, die Bodenressourcen und Ressourcen auf dem Land fördert. Folglich können keine Produktions- und Verbrauchsaktionen getätigt werden. Geld ist die Gegenleistung für die in Anschluss einer in Bewegung gesetzten Arbeit produzierten Güter und Dienstleitungen.

Es kann sein, dass anfänglich für das Geld, das die Produktion anregen soll keine Gegenleistung vorhanden ist. Geld ist gemeinsam mit der Produktion seine eigene Gegenleistung und sogar mehr zu bewirken fähig. Die Kosten für das Geld, das über keinen eigenen Wert verfügt, wird mit dem Einsatz von Produktionsfaktoren beglichen und diese werden viel niedriger als der Wert für Güter und Dienstleistungen sein. Diese Besonderheit des Geldes, genau so wie der Antriebsfaktor des Geldes, ist eine Tatsache des Nationalen Wirtschaftsmodells.

So wie das Geld in der Nationalen Ökonomie, das in den ökonomischen Märkten im Umlauf ist, ohne Unkosten ist, so ist auch das Geld, das die Arbeitsleitung anregen, die Produktionsfaktoren in Betrieb setzen wird, Geld ohne Unkosten. Das Geld am Anfang, das keinen persönlichen Wert hat, findet gemeinsam als Antriebsfaktor, indem es zu Güterproduktion und Dienstleistung anregt, eine Gegenleistung für sich.

Das als Gegenleistung für Arbeitsleistung und Produktion im Umlauf geltenden Geld, versetzt die brach liegende Arbeitsleistung der Menschen in Bewegung. Zum Beispiel: Für den Straßenbau benötigtes Material, kann von den Bergen verschafft werden und zum Nutzen der Menschen im Straßenbau eingesetzt werden. Dabei wird die Arbeitsleitung der Menschen verwertet und mit dem Bau der Straßen ein ökonomisches Mehrwert geschaffen. Diese Besonderheit des Geldes können wir mit einem unterschiedlichen Beispiel auch folgenderweise erklären: Nehmen wir an, dass wie einen Sack Mais aussäen und zur Erntezeit 10 Säcke Mais ernten. In diesem Fall können die 9 Säcke Mais zur Verengung der Nachfrage auf dem Markt führen, wenn nicht die Besonderheit des Geldes, als Gegenleistung für Arbeitsleistung und Produktion verwendet wird. Das Geld, das sich auf dem Markt befindet, muss der Gegenleistung für die 10 Mais Säcke entsprechen.

3. Geld als Tauschmittel

Geld ist ein Mittel für Tauschhandel. Jedes Gut und jede Dienstleistung auf dem Markt wird mit Geld gekauft. Dies ist die Besonderheit des Geldes als Tauschmittel. Damit der Tauschhandel in den Märkten vollständig gemacht werden kann, muss das Geld sich in ausreichender Menge auf den Märkten befinden.

Geld mit Unkosten verringert Produktion. Auch wird ein Nachfragerückgang ersichtlich.

Die fundamentale Vorgehensweise im liberalen Verständnis ist das Zurückziehen des Geldes mit Zinsen von den Kapitalmärkten und dies verhindert einen gesunden Tauschhandel.

Indem die Emission verhindert wird, die den Märkten den Rückfluss des notwendigen Geldes zukommen lassen könnte, ebnet denjenigen den Weg, die den Märkten Geld verkaufen.

Die wachsende Weltbevölkerung vermag nicht zu produzieren, nicht weil die Produktionsmenge unausreichend ist, sondern weil die Menschen nicht über das Kapital verfügen um produzieren zu können.

4. Die Besonderheit des Geldes als Sparmittel

In liberalen Ökonomien ist das sich im Umlauf befindende Geld mit Unkosten verbunden. Geld verdienen, ohne zu produzieren und Arbeitsleistung zu investieren, ist das Resultat einer solchen Anschauung. Dieser Ansicht nach bezweckt das Zurückhalten von Geld, den Gewinn über Zinsen. Daher wird in kapitalistischen Ökonomien das Geld in spekulativen Bereichen verwertet.

Im Nationalen Wirtschaftsmodell ist das für das Gleichgewicht notwendige Geld nicht mit Unkosten verbunden. Hierbei wird gewährleistet, dass das Geld sich auf den Geldmärkten frei im Umlauf befinden und seinen Beitrag für die reelle Ökonomie leisten kann. Das Nationale Wirtschaftsmodell gewährleistet einen ausgeweiteten Tauschhandel und stellt die Bedingung von Angebot und Nachfrage, damit ein Tauschhandel im Gegenwert des produzierten Gutes und der Dienstleistung stattfinden kann.

Mübadelenin yaygin sekilde yapilmasini saglayan Milli Ekonomi Modeli, üretilen mal ve hizmetin degerinde mübadele yapilabilmesi için arz ve talebin dengede olmasini sart kosar.

Im Nationalen Wirtschaftsmodell wird Gleichgewicht innerhalb eines bestimmten mathematischen Maßstabes durch die Unterstützung des Angebotes und der Nachfrage mit manchmal getrennten, manchmal gleichzeitigen Emissionen gewährleistet. Diese Annäherung stellt die Formel für ständiges Wachstum dar, die wir noch später erläutern werden.

Die Funktion als Wertdepot, die die liberale Anschauung dem Geld zugewiesen hat, ist Ursache für folgende Punkte:

a) Das Zurückziehen des Geldes aus der Produktion, aus der reellen Ökonomie heraus

b) Die Monopolisierung des Geldes

c) Das Hineingeraten der global produzierten Güter und Dienstleistungen unter die Herrschaft globaler Mächte, die das Geld monopolisieren

d) Anstieg der Produktionskosten

e) Rückgang der Nachfrage

f) Senkung der Löhne und der Produktivität

Daher wird das Geld als ein Mittel zur Wertbewahrung für

die Produktion von Gütern und Entstehung von Dienstleistungen,

für das Stillen der alltäglichen Bedürfnisse,

für das Stillen zukünftiger Bedürfnisse ausgegeben.

Beispielsweise seien Ausgaben für Hochzeit, Pilgerfahrten, Katastrophen und Krankheiten genannt.



Als Zahlungsmittel erfüllt das Geld folgende Funktionen:

1. Freier Geldumlauf

2. Anstieg der Produktion und der Nachfrage

3. Verbesserung der Lohnverteilung



Die bisher angewandte falsche Geldpolitik verhinderte das Entstehen eines Verbraucherverhaltens auf einem bestimmten angestrebten Niveau, so wie die ausreichende Nutzung der Ressourcen. Indessen wenn eine richtige Geldpolitik angewandt wird, verwirklicht sich das von der Ökonomie angestrebte Ziel eines stetigen Wachstums.

Unserem Modell stellt für das Problem der Arbeitslosigkeit, deren Lösung in der Gegenwart als Unmöglich erscheint eine Lösung dar, aber auch einen Ausweg aus Perioden des Stillstandes hin zu stätigem Wachstum.

Zeigen wir den Weg dorthin innerhalb eines bestimmten Sozialstaatverständnisses und mit dem Beginn von Unternehmungen in Bezug auf nationalen Ressourcen, den mit Emissionen unterstützten zinslosen Krediten, von in Gang gesetzten wirtschaftlichen Einrichtungen die in Zusammenarbeit vom Staat und Volk errichtet werden und einer Produktionsprozesses, in dem Produktion und Verbrauch sich gegenseitig unterstützen.

Das Nationalen Wirtschaftsmodell beendet die Inflation mit der staatlichen Unterstützung der Produktion und die damit verbundene Senkung der Herstellungskosten, mit einer steuerlosen Wirtschaft, mit einer zinslosen Wirtschaft und einer staatlichen Preispolitik die eine willkürliche Preissetzung verhindert.

Aus dieser Sicht lässt das Nationale Wirtschaftsmodell die Problematiken des Gleichgewichtes in der Lohnverteilung, die Festigung eines ständigen wachstumes und die Schaffung von vollbeschäftigung, die das den kapitalistischen System bisher nicht lösen konnte, der Geschichte anheim fallen.

Unserer These nach ist eine weitere wichtige Aufgabe des Staates die dem Volk gehörigen unter- und oberirdischen Ressourcen zum Nutzen des Volkes zu erschließen. Während hierbei die Nutzung der dem Volk gehörigen Ressourcen gefördert wird, wird ein Beitrag zur korrekten Förderung dieser Ressourcen und die Mobilisierung der Produktion geleistet.

Zum Beispiel gehört das irgendwo im Land entdeckte Erdöl vollständig dem Volk und muss vom Staat zum Nutzen des Volkes gefördert werden. Dieses Modell ist das Modell von der Teilhaberschaft zwischen Staat und Volk. Ein Teil der Aktien dieser zu gründenden Unternehmen hat den Bürgern zu gehören, ein Teil wird für öffentliche Ausgaben des Staates ausgegeben.

Die Teilhaberschaft für diese Unternehmungen wird über zinslose Kredite realisiert, die über die Ausdehnung der Emission finanziert werden.

Aus der Sicht der Türkei betrachten enthält diese Angelegenheit eine gesonderte Besonderheit. Denn die Reserven an Rohstoffressourcen im Wert von 3 Quadrillionen US Dollar in der Türkei werden über Gesetze ausländischen Unternehmen geradezu verschleudert.

Schließlich wurde die Türkei in die Lage eines Bettlers gebracht der auf eine Schatz sitzt und von den Ausländern, die unsere Ressourcen erhalten haben, verzinste Kredite erhält. Dies ist nichts weiteres als der Verkauf unseres Geldes erneut an uns.

Den KOBI und den Handwerkern werden langfristige unverzinste Kredite gewährt werden. Dem landwirtschaftlichem Bereich wird für seine Erzeugnisse, noch bevor das Land bestellt wurde, die Hälfte seines Verdienstes als Vorschuss gewährt werden. Den Transportunternehmen werden langfristige unverzinste Kredite gewährt werden, damit sie ihre Transportmittel erneuern können. Dem Industriellem wird auf der Grundlage dargebrachter Projekte langfristige unverzinste Kredite gewährt werden.

Mit diesen und ähnlichen Projekten hat der Staat sein Volk, besonders die Schicht der Geringverdiener zu unterstützen. Diese vom Staat als Dienstleistungen angeboten Durchführungen stellen ökonomische Regeln unseres Nationalen Wirtschaftsmodells dar. Denn lediglich auf diesem Weg kann die fehlenden Nachfrage auf den Märkten in Gang gebracht werden. In unserem Modell ist der Staat ein kosmischer Staat, der im Namen des Volkes seinen Bürgern Wege eröffnet und diese beschützt, anstatt gemäß der kapitalistischen Anschauung den Staat einzuschränken und in die Hände einiger Kapitalgruppen zu hinterlassen

Unserem Modell nach stellt die Unterstützung des Volkes vom Staat eine ökonomische Regel dar.

Diese Absatzmärkte zu schaffen ist sogar wichtiger als den Produzenten Kredite zu beschaffen. Denn der Erzeuger, der für seine Erzeugnisse keine Absatzmärkte finden kann, wird in dem Verhältnis seiner Produktion untergehen. Auch muss der Staat in seiner Rolle als Abnehmer auf den Märkten mit seinen öffentlichen Ausgaben bestimmte Industrie unterstürzen. Im Allgemeinen sind die öffentlichen Ausgaben, die einen Beitrag in der Ökonomie für den Nachfrageanstieg leisten, gleichzeitig für die Fortentwicklung der strategischen Industrie wichtig. Der Staat muss mit einer Kaufgarantie die einheimische Industrie, wie Flugzeugindustrie, Waffenindustrie und ähnliche Industrie dieser Art bis mindestens zu dem Punkt, wo diese mit ausländischen Wettbewerbern konkurrieren können unterstützen. Auch muss der landwirtschaftliche Sektor, der wichtiger als die Investitionen in die Waffenindustrie ist, über eine Kaufgarantie vom Staat unterstützt werden. Gleichzeitig muss der Staat seine Position als Produzent in Bereichen, die eine fortgeschrittene Technologie und hoch entwickelte Industrie bedürfen, einnehmen.

„Der Ausfall der Produktionsmobilität gemeinsam mit einem umfangreichen Aufschwung“ ist ein wichtiges Projekt, das das Nationale Wirtschaftsmodell geschaffen hat. So wie es dem Staat obliegt diesen Ausfall durch sozialstaatliche Regulierungen zu verwirklichen, ist er angehalten die notwendigen Arbeiten für einen ständigen Wachstum persönlich vorzunehmen. Denn die kapitalistische Anschauung, die meint, dass sich die Märkte bei Vorfällen von selbst regulieren würden, wird mit den von uns dargebrachten Tatsachen zur Geschichte.

So wie oben abgegeben kommt in ständig wachsenden Ökonomien zwischen Produktion und Verbrauch ein bestimmter Defizit zustande. Falls nicht mit der Vergrößerung des Emissionsvolumen gegen dieses Defizit nicht vorgegangen wird, istves nicht möglich dass die Ökonomien im Laufe der Zeit sich selbst unterstützen.

Dem Nationalen Wirtschaftsmodell nach kann dieses Defizit zwischen Produktion und Verbrauch, das in Konstitution der Ökonomie begründet liegt, lediglich vom Staat geschlossen werden.

Es ist für die Märkte eine Notwendigkeit, dass der Staat dieses Defizit unter Nutzung seines Seigniorage Rechtes durch Emissionen schließt.

Inzwischen hat der Staat für seine inländische Industrie im Ausland Unkosten und Preisvorteile zu schaffen, indem er Emissionen freisetzt.

Neben all diesen produktionsorientierten Anwendungen hat der Staat gleichzeitig die einheimische Industrie mit anti-dumping Bestimmungen und Zollregulierungen zu schützen.

Das Nationale Wirtschaftsmodell behandelt auch das Steuer Thema ganz unterschiedlich. Im Kapitalismus sind Steuern die einzige Einnahmequelle. In unserem Modell unterteilen sich die Einnahmen des Staates in drei Punkte.

Als erstes die Steuereinkommen.

Zweitens: die Einkommen, die in Zusammenarbeit zwischen Staat und Volk aus der Förderung und Verarbeitung der eigenen Ressourcen gewonnen werden. Ich möchte erneut darauf hinweisen, dass der Wert der unbearbeiteten unterirdischen Ressourcen der Türkei ca. 3 Quadrillionen US Dollar beträgt.

Sollte man bedenken, dass die jährlichen Ausgaben der Türkei 50 Milliarden betragen, kann die Nutzung lediglich Bodenressourcen die Türkei bis zum Jüngsten Tag versorgen. Aber durch vom Ausland unterstützte und irrige Politik ist unser Land in eine Lage geraten, in der es die Hand offen hält und vom Westen um Geld bettelt.

Man darf nicht vergessen, dass jede Regierung die bisher an die Spitze getragen wurde Anteil daran hat, dass die Türkei in einer Lage ist, wo sie als Bettler auftritt, der auf einem Schatz sitzt.

Das dritte Einkommen des Staates hingegen sind in einer wachsenden Wirtschaft die Seigniorage Einkommen.

Wir haben in unserer These betont, dass „der Staat nicht die Hand ist, die nimmt, sondern die Hand ist, die gibt“. Während heutzutage in den kapitalistischen Ökonomien die Regierungen dem Volk nur einen geringen Teil der eingesammelten Steuern als Dienste wiedergibt, fließt der größte Teil der Steuergeldes zu bestimmten Kapitalgruppen, um damit Kredite zu tilgen. Im Nationalen Wirtschaftsmodell hingegen lässt der Staat die Steuereinnahmen und noch darüber hinaus als Dienstleistung seinen Bürgern zukommen.

Unser Steuerverständnis ist die Durchsetzung einer die die Wirtschaft vergrößernden Steuer.

Nun, kann eine die Wirtschaft vergrößernde Steuer existieren?

Bekanntlich ist die Verkleinerung des Staates ein liberalistisches Prinzip.

Das was erreicht werden soll ist die Schaffung eines Staatsverständnisses, das den Einfluss und die öffentlichen Ausgaben des Staates noch mehr verringert. Hinzu kommt die Forderung nach Steuererhöhungen.

In den Ländern, wo kapitalistische Systeme durchgesetzt wurden, werden die Steuereinkommen der mit unkostenreichen Krediten verschuldeten Regierungen i Höhe von Trillionen Dollar zu bestimmten Kapitalgruppen transferiert.

Man beachte, dass das die liberalen Anschauungen den Regierungen, so wie in unserem Land, Projekte vorschlagen, die nicht die Tilgung der Schulden vorsehen, sondern deren Fortsetzung. Alle Unternehmungen richten sich dahingehend, dass diejenigen geschützt werden, die einem Land Geld verkaufen. An die Vorteile der Gesellschaft denkt leider keiner.

Da im Nationalen Wirtschaftsmodell vor allem ein „Geldmodell ohne Unkosten“ ins Leben gerufen wird, wird im Etat kein Unkostenposten wie die Tilgung von Schulden auftauchen. Dabei werden die alle Steuereinnahmen der Bürgern als Dienstleistungen des Staate zugute kommen. Unser Modell bringt dem Staat weitere Einkommensposten wie das Seigniorage Einkommen und die Nutzung der Bodenressourcen, damit öffentliche Ausgaben getätigt werden können.

Steuern führen in kapitalistischen Systemen einerseits zu Verbraucherrückgang und auf der anderen Seite zu Produktionsrückgang, wobei die Herstellungskosten nach oben gezogen werden.

Betrachten wir uns vor allem, wie die Steuersätze den Verbrauch beeinflussen und von wem Steuern zu erheben sind: Nehmen wir an, dass wir 1000 Einheiten Steuern erhalten. Falls wir diese Menge aus der Schicht der Geringverdiener erhalten, wird die Auswirkung auf den Verbrauch eine Reduzierung von 1000 Einheiten bedeuten. Falls wir diese Steuer aus der Schicht mit hohem Einkommen erhalten, wird die Auswirkung auf den Verbrauch geradezu Null sein. Umso mehr das Einkommensniveau der Individuen wächst, wird das Verhältnis der Auswirkung ihrer Einkommen auf den Verbrauch weniger werden. Für die Geringverdiener wird der Rückgang im Bereich des nutzbaren Einkommensniveaus eine Reduzierung des Verbrauchs verursachen. Produktion ist die Quelle des Einkommens.

Das Produktionsniveau ist an die Verbrauchsmenge geknüpft. Wenn kein ausreichender Verbrauch vorhanden ist wird im Einkommensniveau ein Rückgang zu beobachten sein, da das Produktionsniveau fallen wird.

Wie sehr auch das Einkommen als Ursache für den Verbrauch betrachtet werden sollte, ist die Ursache für Einkommen der Verbrauch. Außerdem wird indem man von der Einkommensschwachen Schicht keine Steuern nimmt ein möglicherweise zustande kommendes Ungleichgewicht verhindert. Dies hat für das soziale Gefüge Nutzen, wie auch einen großen Nutzen für das Gleichgewicht der Ökonomie.

Schließlich wird die Steuerbefreiung für Geringverdiener in wachsenden Ökonomien Anlass zu mehr Steuereinnahmen.

Die Schicht der Geringverdiener wird nicht nur über die Steuerbefreiung unterstützt werden, sondern auch über eine Sozialpolitik des Sozialstaates und dadurch wird die Wirtschaft ebenfalls angekurbelt.

Führen wir nun für das Gesagte ein Beispiel an. Nehmen wir an, dass von einer Person, die jährlich 20 Milliarden verdient 8 Milliarden an Steuern erhoben werden. Würde man nun diese 8 Milliarden an Steuern nicht erheben, würde diese Summe in die Märkte fließen und von Hand zu Hand gehen.

Unter den heutigen Bedingungen in unserem Land kann das Geld 15 Mal von Hand zu Hand fließen. Wenn von diesem Geldbetrag kein Steuer abgezogen wird, wird das Plus in der Verbrauchsmenge 120 Milliarden betragen.

Wenn man diesen Anstieg der Verbrauchsmenge sich vor Augen hält, wird die Steuermenge aus diesem Produktionswachstum 4 Mal soviel wie ursprünglich die 8 Milliarden sein.

Wenn hingegen von der reichen Schicht keine Steuern erhoben werden, anstatt von der Schicht der Geringverdiener, wird zustande gekommener Lohnanstieg keinen großen Verbrauchsanstieg bewirken, da ein Großteil davon in die Ersparnisse fließen wird.

Nachdem wir auf diese Weise die Wirkung zwischen Einkommensniveau und Steuern beschrieben haben, schauen wir uns die Wirkung der Steuern auf die Investitionsausgaben an…

Heutzutage wird besonders das für den Kleinhändler notwendige Investitionskapital für kleinere wichtige Investitionen über Steuern ihm aus der Tasche entzogen. In unserem Nationalem Wirtschaftsmodell wird von kleineren Gewerbetreibenden keine Steuern mehr erhoben und diese Schicht wird ihre eigenen Investitionen frei leisten und eigenes Kapital aufbauen können.

Die Schicht der Geringverdiener wird nicht nur über die Steuerbefreiung unterstützt werden, sondern auch über eine Sozialpolitik des Sozialstaates und dadurch wird die Wirtschaft ebenfalls angekurbelt. Folglich wird es möglich sein, von den Ökonomien mehr Steuern zu erhalten.

Auf der anderen Seite müssen auch die indirekten Steuern aufgehoben werden. Ansonsten würde man aus jeder verschiedenen Schicht die gleiche Steuer fordern, dies wäre dann eine große soziale Ungerechtigkeit. Da auf der anderen Seite das Vorhandensein der indirekten Steuern und der Beschäftigungssteuern in den Steuerumfang von unter 100 Milliarden TL (Jahreseinkommen gemäß Inflationsrate von 2002) fällt, müssen sie aufgehoben werden. Sie ziehen die Produktionsunkosten nach oben. Die Unkosteninflation ist in vielen Ländern, wie an ganz oberster Stelle in unserem Land, eine der Inflationsarten, die am meisten verbreitet sind. Bevor diese Einkommensunkosten nicht nach unten gezogen werden, ist die Erwartung an einen Rückgang der Inflation illusionistisch. Das heute angewandte Steuermodell steigert das Ungleichgewicht in der Lohnverteilung, wird Ursache zur Inflation und reduziert die Einkommensmenge des Staates. Die Steuerbefreiung der Schicht, deren jährliches Einkommen unter 100 Milliarden liegt, die nicht erhobenen Beschäftigungssteuern und nur die Steuern aus einem direkten Steuersystem werden das Ungleichgewicht in der Lohnverteilung aufheben können. Lediglich der Anstieg der Produktion gemeinsam mit dem Verbrauch wird die Arbeitslosigkeit lösen und schließlich wir der Staat im Vergleich zur Vergangenheit viel mehr an Steuereinkommen erhalten. Aus diesem Grund rufen wir im Nationalen Wirtschaftsmodell ein Steuerverständnis ins Leben, das sich von den gewöhnlichen Modellen unterscheidet.

Aus diesem Grund stellt das Steuer Modell im Nationalen Wirtschaftsmodell ein Verständnis dar, das die Wirtschaft zum Wachsen bringt.

Dem kapitalistischen Verständnis nach kann der Rückgang der Nachfrage und der Geldentzug von den Märkten nicht erklärt werden, während das Volk von der Steuerlast erdrückt wird.

Im Nationalen Wirtschaftsmodell wird für die Lösung der Angelegenheit die Ausweitung der Emissionen und die Nutzung des Seigniorage Rechtes angestrebt.

Die in einem Jahr in einem Land erwirtschafteten Güter und Dienstleistungen werden im Geldgegenwert im Bruttoinlandsprodukt zusammengefasst. Es ist ein ökonomisches Erfordernis, dass sich der Gegenwert der erwirtschafteten Güter und Dienstleistungen sich jederzeit auf den Märkten befindet.

Diese Besonderheit des Geldes können wir mit einem Beispiel auch folgenderweise erklären: Nehmen wir an, dass wie einen Sack Mais aussäen und zur Erntezeit 10 Säcke Mais ernten. In diesem Fall können die 9 Säcke Mais zur Verengung der Nachfrage auf dem Markt führen, wenn nicht die Besonderheit des Geldes, als Gegenleistung für Arbeitsleistung und Produktion verwendet wird.

Das Geld, das sich auf dem Markt befindet, muss der Gegenleistung für die 10 Mais Säcke entsprechen.

Das Fundament der Geldnachfrage in unserem Nationalen Wirtschaftsmodell liegt darin, dass die Staaten ihr Geldbedürfnis selbst stillen. Alle kapitalistischen Anschauungen haben in das Zentrum ihrer Modelle den Zins gesetzt und sie vertreten die These, dass das Geld für das auf den Märkten Bedarf herrscht über unkostenreiche Kanäle abgedeckt wird. Das Bankensystem verkauft im Rahmen seiner Bankeinlagen den Märkten mehr Geld, als es einsammelt. Dies bezeichnet man – d.h. das produzierte Geld des Bankensystems – als Depositengeld der bzw. Bankeinlagen. Das Bankensystem deckt den Marktbedarf an Geld über Bankeinlagen ab. Diese Anwendung unterscheidet sich von der Logik nicht vom Gelddruck der Zentralbanken. Beide steigern das Emissionsvolumen. Das Bankensystem macht dies für Zinsen und profitiert davon. Lediglich wenn über die Zentralbank den Märkten Geld zugeführt wird, wird der Bankensektor kein Zinseinkommen mehr erhalten. Die Steigerung der Bankeinlagen oder die Verteilung von Kreditkarten, anstatt dass die Zentralbanken das Emissionsvolumen erhöhen, gewährleistet, dass die Banken von jeder Art Marktaktivität profitieren. Auf diese Weise wird ein bestimmter Anteil eines jeden Einkommens auf den Märkten zu den Banken transferiert. Auf der anderen Seite schränkt die Steigerung der Bankeinlagen das Emissionsvolumen. Denn es existiert ein bestimmtes Geldvolumen, das sich auf dem Markt befinden muss. Wenn ein großer Teil dessen über Bankeinlagen gedeckt wird, wird die Zentralbank gezwungen sein das Emissionsvolumen zu senken. Auf diese Weise wird das Seigniorage Einkommen, das der Staat erhalten müsste über den Zinsweg in das Bankensystem transferiert. Das zweite Verständnis, das die kapitalistischen Modelle verteidigen, um den Geldbedarf des Marktes zu decken ist erneut verzinstes ausländisches Geld zu holen. Dies hingegen führt dazu, dass Ausländer von dem betreffendem Staat Zinsen und das Seigniorage Einkommen erhalten. Beide Gruppen arbeiten nicht für die Entwicklung der Ökonomie, sondern dienen dem Profitstreben weniger Gruppierungen, die verzinstes Geld verkaufen. Diesbezüglich sagte der alte Präsident der türkischen Zentralbank Y. Törüner in einem Artikel in der Zeitung Milliyet folgendes: „Das herrschende System auf der Welt ist das kapitalistische System. Nach dem Untergang der sozialistischen Sowjetunion blieb keine Möglichkeit eine neue Ordnung zu errichten. Es nicht ausreichend Kapitalismus lediglich als eine ökonomische Ordnung aufzufassen. Kapitalismus ist eine Weltanschauung. Aus dieser Sicht stellt im Kapitalismus die Demokratie die politische Dimension, die Marktökonomie die ökonomische und die Menschenrechte die soziale Dimension des Kapitalismus dar. Das kapitalistische System und seine Prinzipien werden besonders heftig von den Ländern und Gruppen verteidigt, die von diesem System am meisten profitieren.

Den größten Nutzen vom Kapitalismus ziehen die weit entwickelten Industrieländer, die multinationalen Konzerne und Organisationen wie die EU, die ausgedehnte Verträge zur Zusammenarbeit unterschrieben haben. Innerhalb des kapitalistischen Systems ist die Handlungsfreiheit dieser Mächte daran geknüpft, dass ein jeder Staat sich ganz fest an die Spielregeln hält. Die Spielregeln enthalten unter anderem folgendes: Demokratische Regierungen im weitesten Ausmaß errichten, Menschenrechte soweit wie möglich in der Praxis verwirklichen, die marktwirtschaftlichen Regelungen so weit wie möglich ausdehnen, die Hindernisse vor Kapitalbewegungen und Geldtransfer aufheben, der Kampf gegen Schwarzgeld, Beispielhaftigkeit im Steuer und anderen Systemen. Organisationen wie die IWF, die Weltbank, die Vereinten Nationen und das GATT wurde gegründet um die Spielregelen mit den gewollten Normen durchzusetzen.“

In unserem Nationalen Wirtschaftsmodell wird das Geld nur über die Zentralbank ohne Kosten den Märkten angeboten. Während die Kontrolle über die Märkte in den Händen der Staaten liegt, wird auf diese Weise der Weg für Produktion und Konsum geebnet.



Diejenigen, die sich gemäß dem Spruch „Druckt kein Geld, es führt zur Inflation“ Gelddruck zum Tabu erklären, meinen während sie die Notwendigkeit des Bankensystem erklären, dass dieses System der Ökonomie Quellen erschließt, dass Banken- oder Depositengeld geschaffen wird. Diesem Verständnis nach entsteht, wenn die Zentralbanken die Emission erhören „Inflation“, und wenn die privaten Banken das Gleiche tun, – Quellentransfer! Internationale Kreditanstalten empfehlen uns, anstatt die Emission zu steigern und zu produzieren, für Zinsen fremdes Geld zu nehmen und damit die gleiche Produktion zu tätigen. Das heißt, wir werden irrationalen Argumenten, wie „Produktion über heimisches Geld würde Inflation bewirken, aber Produktion über kostenreiches fremdes Geld führe zur Entwicklung“, gegenübergestellt.

Der alte Präsident der Zentralbank der türkischen Republik Yaman Törüner wies in einem Artikel in der türkischen Zeitung Milliyet darauf hin, dass den Entwicklungsländern das Nutzen des Seigniorage Einkommens nicht erlaubt wird und stattdessen die fortentwickelten Industrienationen für diese das Seigniorage Recht nutzen und in dem sie „hard curency“ in Umlauf bringen von diesen Ländern Steuern erhalten.

Yaman Törüner sagt: „Das Zentralbankwesen ist neben der Erfindung des Feuers und des Rades, eine von den drei größten Erfindungen.“ Im Schutz der Zentralbanken drucken Staaten Geld und erhalten soviel an Seigniorage Einkommen, soviel sie Geld drucken. Das heißt sie erhalten vom soviel an Steuern, wie sie Geld drucken. Aus dieser Perspektive betrachtet sind Zentralbanken ein Teil des Staates und können aus Prinzip vom Staat nicht getrennt sein. Anders ausgedrückt bedeutet die Unabhängigkeit der Zentralbanken, dass sie nicht mehr auf den eigenen Staat hören, sondern auf die Führer der kapitalistischen Systeme.

Wenn ein Staat ohnehin bereit ist, die Wünsche der Führer der kapitalistischen Systeme zu erfüllen, dann wird die Zentralbank mit der Zustimmung dieses Staates unabhängig. Im Grunde genommen erhalten das Seigniorage Einkommen die Zentralbanken. Damit dieses Einkommen auf kontrollierte Weise eingehen kann, ist es Notwendig, dass die Zentralbanken der Entwicklungsländer unabhängig sind, diese Unabhängigkeit zum Prinzip machen, das heißt nicht zu sehr auf den Vorteil ihres eigenen Staates bedacht sind. Die Zentralbanken der fortentwickelten Industrienationen drucken „hard curency“, was als ein wirkliches Tauschmittel gilt. Die Völker der fortentwickelten Industrienationen verwenden „hard curency“ als ein Zahlungs-, Sparmittel und als Mittel, um Schulden zu machen. Und die Zentralbanken der Entwicklungsländer halten über „hard curency“ Devisenreserven bereit.

Die Banken die „hard curency“ drucken können werden von außen mit Geldnachfrage konfrontiert, vielmehr als im eigenen Land an Nachfrage herrscht. Sie drucken soviel Geld ohne Gegenwert wie von außen an Nachfrage vorherrscht und erhalten von den Völkern anderer Länder das Seigniorage Einkommen. Das bedeutet aus einer Sicht, dass die fortentwickelten Industrienationen über die Zentralbanken von den Entwicklungsländern Steuern erhalten. Eine andere Form der Abgaben die die Industrienationen von den Entwicklungsländern erhalten verwirklicht sich über Schulden. Ein Großteil der Zinsen die wegen Schulden entrichtet werden stellt das „Seigniorage“ dar, den die Fremden erhalten.

Dieses Seigniorage wird im Allgemeinen über die Banken erworben. Die Überschuldung kommt über Auslands- und Inlandsschulden zustande. Den Staaten werden Noten darüber gegeben, ob sie die Schulden bezahlen können oder nicht und gemäß diesen Noten werden diese Kredite verzinst. Ein wichtiger Großteil der Inlandsverschuldung der Staaten Basiert auf ausländische Kredite. Man bezeichnet dieses Geld auch as heißes Geld. Ein sehr wichtiger Teil der Auslandsverschuldung Basiert ebenfalls auf ausländischen Krediten. Die bei der Verschuldung verwendete „hard curency“ stellt das von den Zentralbanken der Industrienationen gedruckte Geld dar. In Wirklichkeit hat es keine Unkosten als die Druckkosten.

Die Zentralbanken und die Handelsbanken der Entwicklungsländer halten die „hard curency, die sie auch als Devisenreserven bezeichnen, in den Banken der Industrienationen. Schließlich wird jedem Land das eigene Geld als Kredit gewährt. Und ein Großteil dieser Kredite wird dazu verwendet, um von den Ländern, die Kredite gewährt haben, Güter zu erwerben. Auf diese Weise fließen die Kredite vor Ablauf der Tilgungsfrist wieder den Ländern zu, die diese Kredite gewährt hatten und werden erneut als Kredite zur Verfügung gestellt.

Falls die Zentralbanken mehr Geld drucken als Inlandsnachfrage und Auslandsnachfrage vorhanden sind, bewirken sie Inflation. Das heißt, dass wenn Geld gedruckt wird, wie Nachfrage besteht, keine Inflation zustande kommt. Die Zentralbanken der Industrieländer jedoch die soviel an „hard curency“ drucken, wie Auslandsnachfrage herrscht, bewirken keine Inflation, obwohl sie Geld drucken. Die Inflation die dadurch zustande kommt, indem mehr Geld gedruckt wird als Nachfrage vorhanden ist, stellt eine Art von Steuer dar und lässt die Gesellschaft verarmen. In inflationistischen Situationen können lediglich die Reichen Vorkehrungen treffen, um sich davor zu schützen. Die Steuerlast liegt im Allgemeinen auf en Schultern der einkommensschwachen Bevölkerung. Die Vorkehrungen der Reichen beinhalten Anwendungen, wie hohe reelle Zinsen für ihre Gelder zu verlangen, ein Teil ihres Reichtums im Ausland halten oder Inflationsabrechnungen vornehmen.

Die Staaten, die kein Seigniorage Einkommen erhalten, können ihren Lebensstandard nicht erhöhen, obwohl sie produzieren. Lediglich die Staaten erhöhen ihren Lebensstandard, indem sie ihr Geld anstatt das einheimische Geld der betroffenen Länder dort in Umlauf setzen. Währen die Entwicklungsländer sich abmühen und quälen, um produzieren zu können, Sahnen die Industrieländer ab, die im Gegenzug für die Produktion das Seigniorage Einkommen erhalten. Während auf der anderen Seite die Länder, die kein Seigniorage Einkommen erhalten das notwendige Geld vom Ausland erhalten, bezahlen sie für diese Kredite auch noch Zinsen.

Das Vorhandensein von ausländischem Geld im Zentralbank eines Landes oder das in Umlauf Setzen von ausländischem Geld auf den eigenen Märkten bedeutet dieses ausländische Land zu finanzieren. Heutzutage werden in den Zentralbaken der fernöstlichen Banken, die Türkei an erster Stelle, US amerikanische Dollar versteckt. Zum Beispiel befinden sich in der japanischen Zentralbank 800 Milliarden US Dollar. Dies bedeutet, dass die USA für eine Produktion des japanischen Volkes im Wert von 800 Milliarden soviel an Papier gefärbt und den Japaner gegeben hat und im Gegenzug diese Produktion zu sich transferiert hat.

In der Türkei hingegen ist die Lage ernster. Denn wir gewähren ausländisches Geld nicht nur in unserer Zentralbank, sondern auch für den freien Umlauf. Das heißt, dass wir die sich auf den Märkten im Umlauf befindende Emissionsmenge nicht als Gegenwert unserer Produktion, indem wir unser Seigniorage Recht nutzen, empfangen. Und die ausländischen Staaten erhöhen ihre Emissionen und schicken uns Geld und erhalten im Gegenzug Seigniorage Einkommen. Während das Seigniorage Einkommen für Länder wie unseres Land verboten ist, ist es für Länder, die bezwecken ihr Geld zu Weltwährungen zu machen, gestattet und trägt zum Fortschritt dieser Länder bei, wir hingegen gehen unter. Heutzutage wird das Seigniorage Einkommen des Staates als eine Art Inflation dargestellt und aus ökonomischer Sicht als eine Krankheit betrachtet. An dessen Stelle wird empfohlen, dass der Staat den Weg der Inlands-/Auslandsverschuldung geht. Doch in unserem Nationalem Wirtschaftsmodell ist das Erwirken eines Seigniorage Einkommens für die Staaten, indem im angegebenen Verhältnis das Emissionsvolumen angehoben wird eine Notwendigkeit. Ansonsten ist das Zustandekommen eines Gleichgewichtes der Ökonomie nicht möglich, da auf dem Markt kein ausreichendes Konsum zustande kommt.

Geldbewegungen mit spekulativen Zielsetzungen führen zum gleichen Resultat. Alle diese Lagen werden zur Ursache für ein Ungleichgewicht in der Lohnverteilung, wie auch für einen Engpass in der Wirtschaft.

In der Vergangenheit haben einige Länder, die Seigniorage Einkommen erhalten dieses nicht innerhalb einer bestimmten Logik und nicht im bestimmten Verhältnis angewandt. Sie handelten aus politischen Befürchtungen und wegen den Defiziten in den Staatskassen. Eine Emission, die nicht innerhalb eines bestimmten Regelwerkes ausgeschüttet wird, kann den Weg zur Nachfrageinflation ebnen. Der Grund für die Einstellung gegen das Seigniorage Einkommen liegt in der Behauptung, dass die anscheinend wachsende Geldmenge das allgemeine Preisniveau anheben wird. Doch diejenigen, die diese Behauptung aufstellen befürworteten verzinste ausländische Kredite und unterstützen die Produktion von Banken oder Depositen Geld des Bankssystems.

Die Erklärungen des S. Serdengeçti, des Präsidenten der türkischen Zentralbank sind dies bezüglich bemerkenswert: „Das Verhältnis der Emission in diesem Land zum Nationalen Einkommen ist niedrig. Die Zentralbank druckt das Geld, das sie seither druckt und macht dies, um die Zinsen hoch zu halten. Würde man aufhören, die Profiteure zu unterstützen und viel Geld drucken, würden die Zinsen fallen, Produktion und Investitionen würden steigen und wenn die Produktion steigt, würde die Inflation fallen.“

Man beachte, dass diejenigen, die sich gegen das Seigniorage Einkommen wenden, sind gegen diese Anwendung, um dem Staat nur Geld verkaufen zu können. Falls die Staaten ihre Emissionen erhöhen und Seigniorage Einkommen erhalten würden, müssten die globalen Zinswucherer und deren einheimischen Gehilfen diesen Profit entbehren. Das Seigniorage Einkommen wird in unserem Nationalen Einkommensmodell als ökonomisches Prinzip aufgefasst und formuliert, unser Model formuliert an was die Emissionsverhältnisse geknüpft sind. Betrachten wir das Thema innerhalb der Bedingungen unseres Landes, dann erkennen wir folgendes, das einheimische Geld wurde in unserem Land, das seit Jahren über ein bestimmtes Wachstum verfügt nicht in die Märkte gelenkt.

Genau umgekehrt versuchte die Zentralbank ihre Verpflichtung über verzinste Kredite aus dem Ausland zu erfüllen. Hätten wir bis zu diesem Zeitpunkt als Staat unsere Emission in Gang gesetzt, stünden wir jetzt nicht vor einer Schuldenlast von über hunderten Milliarden Dollar. Gleichzeitig hätte das notwendige Geld den Märkten zur Verfügung gestanden und hätte die Märkte belebt. Diejenigen, die mit der Behauptung, dass mit dem Anstieg der Geldfrage eine Inflation entsteht gegen die Erweiterung des Emissionsvolumen sind, sind ganz still, wenn es um den Geldumlauf von ausländischem Geld in unserem Land geht.

Abgesehen davon, dass sich dieses Geld als Gegenwert für die Arbeitsleistung unserer Menschen auf dem Markt befindet. Das Fundament der Geldnachfrage in unserem Nationalen Wirtschaftsmodell liegt darin, dass die Staaten ihr Geldbedürfnis selbst stillen. Alle kapitalistischen Anschauungen haben in das Zentrum ihrer Modelle den Zins gesetzt und sie vertreten die These, dass das Geld für das auf den Märkten Bedarf herrscht über unkostenreiche Kanäle abgedeckt wird.

Das Bankensystem verkauft im Rahmen seiner Bankeinlagen den Märkten mehr Geld, als es einsammelt. Dies bezeichnet man – d.h. das produzierte Geld des Bankensystems – als Depositengeld der bzw. Bankeinlagen. Das Bankensystem deckt den Marktbedarf an Geld über Bankeinlagen ab. Diese Anwendung unterscheidet sich von der Logik nicht vom Gelddruck der Zentralbanken. Beide steigern das Emissionsvolumen. Das Bankensystem macht dies für Zinsen und profitiert davon. Lediglich wenn über die Zentralbank den Märkten Geld zugeführt wird, wird der Bankensektor kein Zinseinkommen mehr erhalten.

Die Steigerung der Bankeinlagen oder die Verteilung von Kreditkarten, anstatt dass die Zentralbanken das Emissionsvolumen erhöhen, gewährleistet, dass die Banken von jeder Art Marktaktivität profitieren. Auf diese Weise wird ein bestimmter Anteil eines jeden Einkommens auf den Märkten zu den Banken transferiert. Auf der anderen Seite schränkt die Steigerung der Bankeinlagen das Emissionsvolumen. Denn es existiert ein bestimmtes Geldvolumen, das sich auf dem Markt befinden muss. Wenn ein großer Teil dessen über Bankeinlagen gedeckt wird, wird die Zentralbank gezwungen sein das Emissionsvolumen zu senken. Auf diese Weise wird das Seigniorage Einkommen, das der Staat erhalten müsste über den Zinsweg in das Bankensystem transferiert.

Das zweite Verständnis, das die kapitalistischen Modelle verteidigen, um den Geldbedarf des Marktes zu decken ist erneut verzinstes ausländisches Geld zu holen. Dies hingegen führt dazu, dass Ausländer von dem betreffendem Staat Zinsen und das Seigniorage Einkommen erhalten. Beide Gruppen arbeiten nicht für die Entwicklung der Ökonomie, sondern dienen dem Profitstreben weniger Gruppierungen, die verzinstes Geld verkaufen.

In unserem Nationalen Wirtschaftsmodell wird das Geld nur über die Zentralbank ohne Kosten den Märkten angeboten. Während die Kontrolle über die Märkte in den Händen der Staaten liegt, wird auf diese Weise der Weg für Produktion und Konsum geebnet.

Unserer These nach wird sich der Staat nicht verschulden. Er wird sein Seigniorage Recht nutzen um sein Emissionsvolumen zu erweitern. Das heißt, er wird das Geld, das Gegenwert für Produktion und Dienstleistung ist, selbst drucken. Dieses Seigniorage Einkommen wird den Hausfrauen als Einkommen, den Bauern als zinslose Kredite und dem Kleinhändler wieder als Kredite zukommen.

Auf diese Weise wird:

a) Produktion angekurbelt

b) Der Verbrauch in Gang gesetzt.

Das Seigniorage Einkommen wird im Nationalen Wirtschaftsmodell der Unterstützer des Verbrauchers im Soziastaatprojekt sein.

Das Seigniorage Einkommen wird im Sozialstaatprojekt den Verbraucher anregen. Auf folgende Weise, wenn das Seigniorage Einkommen als Lohn an das Vol verteilt wird, wird das Konsumvermögen der Arbeiter, der Beamten, der Bauern – also der gesamten Verbraucherschicht – zunehmen. Dementsprechend wird der Hersteller noch mehr produzieren, weil Nachfrage herrscht. Diese zwei Prinzipien werden wie eine Saugdruckpumpe sich gegenseitig in Gang setzen und es wird in der Ökonomie zum angestrebten Gleichgewicht kommen.

Die Staaten, die als Gegenwert für Güter und Dienstleistungen ihre Seigniorage Einkommen einsetzen, können ohne sich zu verschulden ihre öffentlichen Ausgaben tätigen.

Falls kein Geld in Umlauf gesetzt wird, wie im Gegenwert für Güter und Dienstleistungen auf dem Markt benötigt wird, kommt ein
Milli Ekonomi

Milli Ekonomi

Bagimsiz Türkiye Partisi-TURKEY
Subscribe and receive latest news
Please retype the anti-spam code "7261"
Or use this RSS feed

Sections

Send anonymously or enter name
Please retype the anti-spam code "3357"
:-):-D:-D:-P:-O:-(:-B:-/:-o;-)B-):-X>-)]-|[-][-]love
Bu terör böyle bitmez
Her gün bir bomba ile uyanıyoruz. Her gün yeni bir şehit haberi ile güne başlıyoruz.
Ya dağda terörist peşinde koşan askerimiz şehit oluyor ya da şehirde işine giden vatandaşımız.
Afganistan’ı, Irak’ı geçtik; oralarda bile bu kadar ölüm kol gezmiyor.
AKP iktidarından önce terör bitmişti.
“Dökülen gözyaşları dinecek” dediler ki, o zaman akan gözyaşı da yoktu.
Dağdan gelen teröriste kırmızı halı döşediler. O kırmızı halılar şimdi kırmızı renkli kan gölüne döndü.
Başbakan BDP ile PKK’nın Şemdinli yollarında görüşmesine bu ne muhabbet diyor.
İyi de PKK’nın arkasında duran Kandil’de onları bakıp kollayan Barzani ile sizin yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmiyor, 400 civarında AKP’li şirket Erbil’de Neçirvan Barzani ile ortak iş yapıyor.
Asıl şimdi sormak gerekmez mi, asıl bu nasıl muhabbet.
Sevgili okurlar bu mantıkla terör bitmez, bitirilmez; aksi ateş her yeri sarar.
İstihbaratını ABD ve İsrail’e bağlayanlar terörü bitiremez!
Terör örgütünün arkasındaki ülkelerle stratejik ortaklık kuranlar terörü bitiremez!
Başta Güneydoğu olmak üzere oradaki petrol ve madenleri İsrailli firmalara peşkeş çekenler terörü bitiremez!
PKK’nın koruyucusu olan Barzani ile her türlü ticari ortaklığa girenler terörü bitiremez!
Dinler arası diyaloga destek olup, papazı cennete Alevi kardeşlerimizi cehenneme koyanlar terörü bitiremez!
Oslo’da, İmralı’da, Kandil’de terörist başları ile çay kahve içenler terörü bitiremez!
BOP projesinin Eşbaşkanı olanlar terörü bitiremez!
Suriye’nin, Libya’nın, kısaca İslam coğrafyasının Haçlı tarafından işgali için en önde saf tutanlar terörü bitiremez!
ABD’nin, PKK’nın arkasındaki el olduğunu gördüğü halde, hayatını ona yaranmaya adayanlar terörü önleyemez!
Mehmetçiğe kelle, Apo’ya sayın diyenler terörü önleyemez!
“Bir kaç Mehmet ölse ne olur ki” diye düşünen kalpleri granit kadar sertleşmiş olanlar terörü önleyemez!
Ülkeyi federatif yapılara ayırmak isteyenler terörü önleyemez!
Sevgili dostlar bu kafayla bu terör sadece azar her yeri sarar.
Aslında halkında getirilmek istendiği nokta sanki burası, yani ne yapalım mecburuz ver kurtul. Şunu unutmayalım ki verdikçe daha fazlasını isteyecekler.
Ülke zor bir döneme girdi.
Prof. Dr. Haydar Baş, vatandaşlık maaşı ile devlet - millet el ele bu meseleyi kısa bir sürede çözecek hem sosyal, hem ekonomik, hem de askeri çözümleri ortaya koydu.
Ancak halk olarak dinlemedik, haklı olduğunu bildiğimiz halde doğruları konuştuğunu gördüğümüz halde dinlemedik.
Herkes küresel güçlere şirin gözükmek için yarışa girdi.
Şimdi o güçler terörü her yere yaydı.
Halk olarak kendi tercihlerimizin sonucunu seyrediyoruz.
Hatırlarsanız İstanbul’da HSBC bankasının genel müdürlük binasını havaya uçuran terörist Suriye’de Esad’a karşı savaşırken ölü ele geçirildi.
Yani ülkemizi kana bulayan terörist şimdi Özgür Suriye Ordusu’nun bir elemanı olarak Türkiye’den aldığı destekle Suriye’de mazlum halkı öldürürken ele geçirildi.
Sen senin topraklarını kana bulayanlarla el ele olursan daha ne konuşuyoruz ki!
Allah hiç kimseye zulüm etmez, bir kavim kendini değiştirmeden de onu değiştirmez! Selim Kotil-Yeni Mesaj
Türkiye'de işsizlik gerçekten azaldı mı?
TÜİK ne yaptı etti yine bombayı patlattı: İşsizlik son 11 yılın en düşük seviyesine düşmüş.
Mayıs ayı işsizlik rakamı yüzde 8.2... Vallahi helal olsun ülke şantiye yerine dönmüş, bizim haberimiz yokmuş. Kahve köşelerinde bekleyenler aslında çalışma arasında çay molası veriyormuş. Bu konuda daha önce de yazdım. Ülkemizde işsizlik anket yöntemi ile belirleniyor. Bu anketin sonuçları anketi yaptığınız kişiye ve sorduğunuz soruya göre değişir. Eğer bir adam işsizse ve siz ona, "İş bulma ümidin var mı?" diye bir soru soruyorsanız, o da size cevaben, "Bu şartlarda mümkün değil" diyorsa, siz bu işsizi yeni anket tekniğine göre işsiz saymıyorsunuz. Gerekçe olarak da bu adam iş bulma ümidini kaybetti, öyleyse işsiz olamaz diyorsunuz. O zaman bu ülkede bir tek Başbakan koltuğunu korusa, herkes işsiz olsa yine kâğıt üzerinde işsizliği sıfırlayabilirsiniz.
Bu tip tahmine, yuvarlamaya, bir nevi atmaya dayalı istatistikler her zaman siyasi iktidarın istekleri doğrultusunda şekillenir. Bu dünyanın birçok yerinde böyle ancak atmanın da, sayıları yuvarlamanın da bir mantığı olacak. Aksi takdirde alay konusu olursun.
Şimdi gelelim Mayıs ayı rakamlarına…
Sadece bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum
2011 yılında işveren sayısı 1 milyon 263 binden, 2012 yılında 1 milyon 222 bine düşmüş.
Yani bir önceki yıla göre ülkemizdeki işveren sayısı 41 bin azalmış.
Dikkat edin nüfus artmış ama işveren sayısı azalmış.
Şimdi şu soruyu soralım bir ülkede işveren sayısı azalıyorsa ücretli veya yevmiyeli işçi sayısı ne olur?
Elbette o da azalır çünkü işveren azalınca onun yanındaki işçi de işsiz kalır.
İkincisi işveren sayısının azaldığı bir ortamda diğer işverenlerin birçok yeni işçi almak yerine onlarda da işçi çıkarımlarını beklemek akla uygun olandır.
Ama TÜİK öyle demiyor.
"İşçi sayısında 750 bin artış var" diyor.
İşveren azalıyor, işçi sayısı artıyor.
Ne yapalım burası Türkiye, iktidarda AKP.
Her şey mümkün, mezardaki bile çalışan sınıfına dâhil edilebilir.
Nasılsa ortada ne olduğunu bilen, sorgulayan bir Meclis muhalefeti yok.
CHP ve MHP sanki âşıklar programında iktidarla "âşık atışması" yapıyor.
Büyüme imiş, işsizlik imiş, bütçe açığı imiş, bunlar onlara uzak konular.
CHP'nin ekonomi adına dediği tek bir şey var o da "aile sigortası"… O görüş de Prof. Dr. Haydar Baş'a ait.
Neyse bu günlerde en çok TÜİK'e acıyorum, bu ekonomide bu sonuçları çıkarmak için baya fazla mesai yapmak zorundalar. Ama ne yaparsan yap illa gören gözler için gerçekleri gizleyemezsin. Ekonomiyi kâğıt üzerinde çözmek çok kolay ama "kâğıttan ekonomi"lerde karın doymuyor, işsiz insanlar aş sahibi olmuyor.
Prof. Haydar Baş'ın şu temel tespitini asla unutmayalım: İşsizliğin azalması için üretimin artması lazım. Üretim de ancak tüketim artarsa artar. Kimse alınmayacak malı üretmez.
Peki, tüketim nasıl artar? İşte bu sorunun cevabı da Milli Ekonomi Modeli'nde yer almaktadır. İktidar şunu anlamalı: Tüketimi çözmeden işsizlik düşmez. Boşu boşuna kâğıttan rakamların arkasına sığınmayın!
SELİM KOTİL
Askeri bölgeler de satılığa çıktı!
Türkiye terörle boğuşurken ve her gün Mehmetçiklerin cenazeleri tabut tabut Güneydoğu’dan gelirken, AKP hükümeti yine tarihe geçecek bir icraata imza attı. Ülkenin topraklarını, madenlerini, kıyılarını ve turistik bölgelerini bir bir yabancılara peşkeş çeken hükümet, şimdi de ASKERİ YASAK GÖLGELER VE ASKERİ GÜVENLİK BÖLGELERİNİ YABANCILARA SATMAK İÇİN HAREKETE GEÇTİ.
Evet, yanlış duymadınız şimdi satış sırası askeri bölgelerimizde.
Bu satış planı sessiz sedasız ve muhalefetin derin uykuda olduğu günlerde hazırlandı. Resmi Gazete’nin 16 Ağustos 2012 tarihli 28386 sayılı nüshasında Ekonomi Bakanlığı tarafından yayınlanan yönetmeliğin başlığı şöyle:
“2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 36. maddesi kapsamındaki şirketlerin ve iştiraklerin taşınmaz mülkiyeti sınırlı ayni hak edinimine ilişkin yönetmelik.”
Yönetmelik baştan aşağı insanın tüylerini diken diken edici maddeler içeriyor ve askeri bölgelerin Tapu Kanunu’nun tanıdığı imtiyaz ve haklarla nasıl yerli ve yabancı yatırımcılara peşkeş çekileceğinin maddelerini bir bir sıralıyor.
Yönetmeliğin 5. maddesine göre “Valilikler askeri bölge satın almak isteyen şirketlerin (yabancı şirketler dâhil!) hangi bölgeden hangi koordinatlardan toprak satın almak istediklerine dair verdikleri dilekçeleri ilgili komutanlıklara gönderecekler.”
Eğer ilgili komutanlıklar bu dilekçelere 15 gün içinde cevap vermezse “askeri bölgeler” doğrudan satışa sunulabilecek.
Yönetmeliğin 6. maddesinde ise, “ilgili komutanlıklar, satın alınmak istenen askeri alanlar ve güvenlik bölgeleri için “özel güvenlik bölgesidir” diye cevap verirseler bu defa onlara 1 aylık bir süre daha verilmesini ve doğrudan Genelkurmay’ın ve görevlendirilecek bir komutanlığın bu toprak satışı konusunda karar vermesini isteniyor.
Bu da yetmiyor. Eğer Genelkurmay da “burası özel güvenlik bölgesidir, satılamaz” derse bu defa yönetmeliğin 7. maddesi devreye giriyor:
Madde 7:
“Uygun taşınmazın özel güvenlik bölgesi içinde kalması halinde, taşınmaz mülkiyeti edinimi talebinin ülke güvenliği açısından uygun olup olmadığı Komisyon tarafından beş gün içinde değerlendirilir. Bu süre içinde değerlendirme yapılmadığı takdirde mülkiyet edinimi talebinin ülke güvenliği açısından olduğuna hükmedilerek işlem yapılır.”
Kurulacak satış komisyonunda birkaç asker de bulunacak ama çoğunluğu AKP bürokratları olacak.
Yani bir komisyon kurulacak bu komisyon ya “satışta mahzur yoktur” diye rapor yazacak ya da beş gün içinde bu raporu yazmazsa zaten bu askeri bölge doğrudan satış listesine alınmış olacak.
Her halükarda satış gerçekleşecek!
Yönetmeliğin 12. maddesinin 1. fıkrası ise Genelkurmay’a şu görevi veriyor:
“Askerî yasak bölgede, askerî güvenlik bölgesinde ve 2565 sayılı Kanunun 28’inci maddesi çerçevesinde belirlenen bölgede taşınmaz mülkiyeti edinimi uygun görülen şirketlere veya iştiraklere ilişkin bilgiler ve taşınmazın bulunduğu iller Genelkurmay Başkanlığı’nca Bakanlığa bildirilir.”
Şimdi soru şu:
Hükümet neden askeri yasak bölgeleri de Tapu Kanunu çerçevesinde yabancı şirketlerin de satın alabileceği alanlara dâhil etti?
Acaba cari açığı kapatmak için “askeri bölgelerden kaç milyar dolar” bekleniyor?
Bu bölgeler arasında hudut boylarımızdan metropollerin merkezindeki çok yüksek rantlı arazilere kadar “devasa bir toprak kesiti” var.
Ve bu satışta, “Genelkurmay’a da” AKP ile olan uyumundan olsa gerek önemli görevler veriliyor.
Bu satışlarda son sözü ya Tayyip Bey’in uyumlu Genelkurmay Başkanı ya da AKP’li bürokratlar verecek.
Türkiye’de çok tehlikeli boyutlara varan cari açığı kapatmak için sadece toprak satışıyla yetinmeyip askeri alanları, askeri güvenlik bölgelerini de satış listesine koymak ve askerin burnunun dibince yabancı şirketlere tapu vermek Türkiye’nin ne kadar başarılı yönetildiğinin bir göstergesi olsa gerek.
Bu konuda en çok Genelkurmay Başkanı’nın konuşması gerekiyor ama Sayın paşamız şu sıralar kendisine “çapsız” diyen gazetecilere dava açtığı için çok meşgul.
Eh “askeri bölgelerin” satışı ile ilgili yönetmeliği gündeme getirmek de bizim gibi “gazetecilere” düştü! M.Bayraktar..
ABD’nin aracıları
Marifet, olaylar vuku bulduktan sonra durum tespiti yapmak değil. Marifet, olaylar oluşmadan önce gelecekteki olası şeyleri tespit edip ikaz etmektir. Yönetici pozisyonunda ise tedbir almaktır.
Bugün Suriye’deki olayları İsrail’e, Büyük Ermenistan’a ilişkilendirmek kolaydır. Önemli olan 1 Mart 2003’deki tezkere TBMM’ye geldiğinde bunun arkasında ülkemizin bölünmesi için ön hazırlık yapıldığını görmek ve de milleti ikaz etmektir.
2003’den 2012’ye 9 yıl. O gün tezkerenin çıkması için canla başla çalışanlar bu gün hala ülkemizin başında. O gün sözünü yerine getiremeyen Hükümet bugün daha büyük titizlikle hareket ediyor. Hatasını telafi ediyor. Arap baharında! Baş aktör oluyor. Öl de öleyim diyor.
Kuzey Irak’a Dışişleri Bakanı’nı göndererek Peşmerge liderinin dizi dibinde oturtarak yardım diletiyor.
Bay Osmanlıcı ne cevap aldı dersiniz. Bilmem ama büyük olasılıkla Suriye’yi bölelim sonra oturur konuşuruz mu? dedi. Vallahi ben bilmem. Irak da böyle oldu. Kan ve gözyaşı Müslümanın, yeraltı zenginlikleri ecnebilerin oldu. Hatırlayın 1.körfez savaşını, bir koyup üç alacaktık. Aldığımız belli. Bunun hesabını Allah’a nasıl vereceğiz.
Sen ey Osmanlıcı hiç duymadın mı? Büyük adamlar ayağa gitmez. Büyük adamların ayağına gelinir. Çünkü bu ülkeyi kuran iradenin hiç ayağa gittiğini duydun mu? Şimdi sen misin büyük? Yoksa Peşmerge lideri mi?
O Peşmerge liderinin arkasındaki dayısı, Senin stratejik ortak dediğin ABD değil mi? Onun için senin zayıf halkanı biliyor ve de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne dikleniyor. Anlayacağın aslanı çakala boğdurmak istiyorlar. Önemli olan sen çakaldan yana mısın yoksa aslandan yana mı?
Sayın Davutoğlu Dışişleri Bakanı olduktan sonra ne ülkemizde ne bölgemizde ne de İslam Dünyası’nda huzur kalmadı. Hâlbuki kabine açıklandığında Davutoğlu ismi ile heyecanlananlar, bugün tövbe etmeleri gerekmez mi?
Her gün Anadolu’da analar ağlıyor. Her gün şehit veriyoruz. Evlatlarımız teröristler tarafından dağa kaçırılıyor. İran kaçırılan vatandaşları için Dost ülke Türkiye’den yardım istiyor, biz kimden yardım isteyeceğiz. TBMM toplanmasını iç politika malzemesi olarak kullanan hem iktidar hem de muhalefete ABD yada İsrail’den yardım dilemek kalıyor. Çünkü bölgede ABD ve İsrail adına iş yapıyoruz.
Hükümetimizin başarısızlığını, beceriksizliğini şimdi komşularımıza mal etmenin hesabını yapıyoruz. Bizim malum medya bu konuda mahirdir. Siyasilerimizin yanlışlarını düzelteceği yerde örtmektedir.
Bu şartlarda görev Yüce Millete düşüyor. Akla karayı seçmesi gerekir. Aksi takdirde: Bu ülke Irak olur, Libya olur, Suriye olur. Bunun vebalini kimse taşıyamaz.
Ortadoğu’da bu kadar gelişmeler olurken sesi çıkmayan tek ülke İsrail’dir. İsrail için tehlikeli olan Libya ortadan kaldırıldı. Suriye ve İran Haçlıların hedefindedir. Türk Milleti ise hedefin tam ortasındadır. Bunun için Türk Milletinin akaidi, imanı vatan sevgisi ve vatan anlayışı; Dinlerarası diyalog, Büyük Ortadoğu ve Medeniyetler İttifakı projeleri ile ortadan kaldırılmak isteniyor.
İsrail açısından Lübnan bir kenara bırakılmadı. İsrail ordusu Hizbullah’a yenilince Lübnan projesi biraz geciktirildi. Yani sırada Lübnan da var.
Bu kadar önemli operasyonlarda ABD ve İsrail ortada gözükmüyor. Ama işleri istedikleri gibi yürüyor.
İran Genelkurmay Başkanı Firuzabadi Suriye’de kan dökülmesinden Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ı sorumlu tutarak “Büyük Şeytan’ın (ABD)savaş planlarına yardımcı olmak, Suriye’ye komşu ülkeler için doğru bir temel değildir. Eğer onlar bu temelde hareket ediyorlarsa, o zaman şunu bilmeliler ki, bir sonraki seferde, sıra Türkiye’ye ve diğer ülkelere (Suudi Arabistan, Katar) gelecektir” ifadelerini kullandı. Yani Büyük Orda doğu Projesini hatırlattı.
Sen misin bunları söyleyen nerede ise İran’a savaş ilan edecekler. Hâlbuki İran yetkilileri tecrübelerini aktarıyor. İran’la 8 yıl savaşan Saddam nerede, Irak ne halde. Bana ABD’ye uşaklık yapıp da ayakta kalan tek ülke gösterebilir misiniz?
Aynı konuda Reuters ajansı geçen haftalarda, Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Katarla işbirliği yaparak isyancılara askeri destek ve iletişim yardımı için Adana’da gizli bir üs kurduğunu iddia etmişti. Ajansa konuşan bir kaynak, “Kampı Türkler kontrol ediyor. Türkler, ana koordinatör ve kolaylaştırıcı. Üçgenin tepesinde Türkiye, tabanındaki köşelerinde ise Suudi Arabistan ve Katar var. Amerikalılar bu işe el sürmüyor. ABD istihbaratı bu durumu aracılar üzerinden yürütüyor” demişti.
Bilmiyorum bu iddiaya Hükümetten ya da Bay Osmanlıcı Dışişleri Bakanı’ndan bir yalanlama geldi mi?
Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in sesi çıkmıyorsa, aracıları Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar görevlerini hakkıyla yerine getirmesindendir!
Ne diyelim böyle evlatlar dostlar başına!
Allah Hükümetimizi Milletimizi ayıktırsın. Mehmet GARAÇOĞLU
1

Lorem ipsum dolor sit?

In convallis. (0 | 0%)
Maecenas aliquet (0 | 0%)
Nam libero tempore, soluta nobis est eligendi optio nihil impedit quo minus id quod maxime placeat facere possimus, omnis voluptas assumenda est, omnis dolor repellendus. Phasellus et lorem id felis nonummy placerat. Duis sapien nunc, commodo et, interdum suscipit, sollicitudin et, dolor. Etiam dictum tincidunt diam. In laoreet, magna id
cloud1.jpg
cloud2.jpg
Name
Email
Comment
Or visit this link or this one